Birinin yokluğuna alışmak, onu özlemeyi bıraktığın anlamına gelmiyor.
Ölümünün ardından senin için bir anı yazısı yazmak istediğimde ilk aklımdan geçen cümle buydu. Üzerinden bir yıl geçmişti ama devamını getirememiştim. Yıllar içinde birkaç kez teşebbüs ettim ama boğazım düğümlenmeden başaramadım yazıyı bitirmeyi. Bu cümle notlarımda bekledi beni yıllarca. Kimi zaman karalamalarımı yaptığım defterde ya da blog taslaklarımda karşıma çıktı. Dramatik durumlar hele ki yazılar bana göre değil, bilirsin. Senin için yazacağım yazı öyle olsun istemedim. Güzel şeylerden bahsedeyim, dokunduğun hayatlardan yaptığın güzel seylerden bahsedeyim istedim. Ne zaman denesem olmadı; bak kaç yıl geçti, yine deniyorum, yine olmuyor. Pes ettim. Duygusal bir yazı olacak bu. Seni düşünüp aklıma gelenleri yazıya dökmek, gidişini yeniden yaşamak gibi.
Evet, ne diyordum? Birinin yokluğuna alışmak, onu özlemeyi bıraktığın anlamına gelmiyor. Böyle bir özlemin sonu yokmuş. 39 oldum. 40’a bir kalmış. Kaç yaşındaydım sen gittiğinde, hatırlamıyorum. 10 yılı geçti, kesin. Sen hala varmışsın gibi yaşadım zaten bi süre. Gidişini yok saydım. Mezarına hiç gelemedim. Aklıma geldiğinde gözlerim doluyor diye hayatıma sonradan giren insanlara kolay kolay bahsedemedim senden.
İnsanlarla bağlarım bu kadar güçlü değildir benim normalde. Bekar bir anne tarafından büyütülen tek çocuklarda sık karşılaşılan bi durum olsa gerek. Çocukluğumdan beri annem dışından kimseyle “ömürlük” bir ilişkim olmadı sen hayatımıza girene dek. Ki annem de bitmeyen hayat mücadelesinde çocuğuyla duygusal bağ ya da samimi iletişim kurma konusuna emekliliğine dek pek vakit ayırmadı, ayıramadı. Dolayısıyla sen gidince aile namına bana koskoca bir boşluk kaldı. Evet, şimdilerde annem ile artık daha iyiyiz ama… Belki de bu güçle daha az gözlerim dolarak yazabiliyorumdur bu yazıyı, kimbilir.
Öz babamın hayatta olmasına rağmen hayatımda olmadığını öğrenince insanlar üzülürdü benim için ve ben buna hep şu yorumu yapardım: Varlığına alışmadığın insanın yokluğunu hissetmezsin. Tam olarak buydu hissizliğimin özeti. Sen çok sonra girdin hayatıma ve baba olgusuna dair hissizliğimi bitirdin, hemen alıştırdın varlığına. Herkesin “üvey” dediği yerden bir abi bir baba doğurdun kendine. Aile olmak için aynı kandan gelmek gerekmediğini; her seyden önce sevgi, saygı, destek gerektiğini gösterdin bana.
Ben zaten kan bağının yarattığı çifte standarda hep karşı olmuşumdur. Birçok insana göstermeyeceğimiz toleransı sırf kan bağımız var diye aile üyelerine gösteririz. Bunun yanlış olduğuna emindim de etrafımda gösterebileceğim somut bi örnek yoktu sen hayatıma girene dek. Gidişinle beraber kan bağım olmasa hayatımda yeri olmazdı dediğim herkesi çıkardım hayatımdan. Kan bağım olsa keşke dediğim herkese de ailem gibi davrandım, hayatıma aldım, hayatlarına dahil oldum. Öyle güzel ilişkilerim var ki… Hep sayende.

İnsanlarla ilişkilerim sen hayattayken bana öğrettiklerinle, senden gördüklerimle şekillendi. Küçüklerime ve seçtiğim aileme karşı ben de hep böyle sorgusuz, yargısız, destekleyici olmaya çalıştım seni örnek alarak.
Bak ne geldi aklıma… Bir keresinde, üniversite yıllarımda, yaz için yine memlekete gelmiştim ve siz annemle tatildeyken, ordaki arkadaşlarımı eve yemeğe davet etmiştim. Güzel bi şarap getirmişlerdi yemekle içelim diye. Ben de gece araba kullanmamaları için bizde kalmalarını istemiştim. Sabah gidersiniz dedim. Annem ve sen onlarla ertesi sabah tatil dönüşü karşılaştığınızda, mahcup oldular ve “Böyle tanışmak istemezdik” diyerek özür dilediler. Sen ise gülümseyip, şöyle dedin sakince: “Size kapımızı açan kişiye biz güveniyoruz. Rahat olun.” Kabardı koltuklarım.

Bu arada sen kusursuz muydun? Hayır. Hakkında kabul etmek istemediğim şeyler de duydum senden ve başkalarından ama kim ne derse desin benim “sen” deneyimim mükemmele yakın bi baba örneğine çok yakındı. Hep arkamda durdun. Ama öyle sessizce, abartmadan, baskı kurmadan. Gösterişsiz.
Kız çocuklarının öğrenilmiş çaresizlikle baskılandığı şu toplumda, ne zaman bi engebeye rastlasam, kararsız kalsam, bana hep “sen halledersin, çünkü akıllısın, doğru kararlar verirsin,” derdin. “Ama olur da yanılırsan, hata yaparsan… biz buradayız, “yanındayız”.
O “biz”in içinde biliyordum ki sadece sen vardın, başka kimse o kadar güvenmedi ya da yanımda durmadı benim. Annem bile. En azından kariyerimde belli bi yere gelene dek… Ki benim yine tökezlediğim yerlerde onun da güveni hep tökezledi. Sağlam değildi bana inanışı benimle gurur duyuşu. Kızardın ona bu yüzden, ama çok sevdin onu.
Hatta birgün seninle bi davete gidiyorduk. Yolu yarıladıktan sonra annemi arattın bana, onu ikna edeyim, o da gelsin diye. Onsuz gitmek istemiyorum hiçbir yere, çok aşığım annene demiştin. Sigaraya tekrar başladığını öğrenip kızdığımda “içmediğimde çok geriliyorum, annenle çok kavga ediyoruz. Böyle huzursuz olacağımıza öleyim daha iyi” dedin bana.
Sonra birgün aniden gittin. Aniden diyorsam, bana ani. Koah hastasıymışsın, bana söylememişti kimse. Son zamanlarda rakıyı da abartmışsın. Herkes biliyormuş uzun kalmayacağını. Ben hariç.
Bu kadar kalabalık bi cenaze görmedim ben. Cenazen şehrin en uzak ilçesinin yine uzak bi köyündeydi. Şehirden köyden seni tanıyan herkes oradaydı. Seni son yolculuğuna uğurlamaya yüzlerce insan geldi.
Şimdi yokluğun tanıdık.
Köşe başlarında durmuyor artık, hiç hazırlıksızken karşıma çıkmıyor.
Seni andığımda eskisi kadar hızlı dolmuyor gözlerim.
Özlemim tabii baki. Ne azaldı, ne taştı.
Sadece usulca yerini buldu.
Ve evet, birinin yokluğuna alışmak, onu özlemeyi bıraktığın anlamına gelmiyor.

