Nihayet döndüm eve. Her şey bıraktığım gibi… Yokluğumda bir tek burada dönmemiş dünya sanki. Evden çıkmadan önce bunu yanıma almasam da olur deyip bir köşeye fırlattığım anahtarlığı da aynı yerde görünce kendi kendime dedim: “e sahip(!) de gitti, takılalım biz, deyip evde dolaşacak halleri yoktu ya!”… Zaten olaydı en çok yatağım alınırdı yokluğuma ve o koca cüssesiyle yerle bir ederdi evi. Malum her gece birlikteyiz, alışkanlığımız var en kötüsünden. Dile kolay 16 gün geçirmişiz ayrı gayrı. Bu süre içinde açık havada, arabada, çadırda, pansiyonda ve otelde konakladım; ve yatağım aklıma bir kere bile gelmedi hiçbirinde. Aman duymasın.
Dönelim gezimin son kısmının detaylarına. Aslında pek hareketli sayılmazdım. Gündüz merkezde bir otelde bilgisayar başında işteydim; akşamları ise ya dağdaki kampın mutfağında yemek servisine yardım ediyordum ya da dere kenarında kitap okuyordum. Arada yüzdüm, yürüyüşe çıktım, arabayla yükseklere doğru off-road yaptım, bisiklete bindim ve de kendi kendime kelime oyunu oynadım. En az iki kişiyle oynanıyor aslında ama hey, benden bahsediyoruz.


Mandalina ağaçları arasına kurulu bir çadırda uyudum. Ne zaman ağaçlara yaklaşsam, yaprakları sıktım avucumun içinde elim mandalina koksun diye. Hemen yakınımda tavukların bölgesi vardı. Bölgesi diyorum çünkü çete gibilerdi valla. Sabaha karşı başlıyordu horozlar atışmaya; bi biri bi diğeri. Bazen bitmeyecek gibi geliyordu ve sinirden gülmeye başlıyordum uyuyamama nedenim tavuklara kur yapan iki horoz olduğu için. Keşke çadırın ve bahçeyle hayvanların fotoğrafını da çekseydim. Hiç gelmedi aklıma. Neyse, zaten benim de kendi çadırımı alma vaktim geldi artık. Böyle bişi yeter bana sanki ya da şöyle bişi… 🙂
Bir de köy düğününe gittim, oradailerin deyişiyle caza. Gittiğim en enteresan düğündü. Kimse süslenmemişti. Saçını iki el hareketiye toplayıp her gün giydiği şalvarla gelmişti herkes düğüne. Göbek atanların nasıl göründüklerini bırak, dünya umurlarında değildi. Roman havasında en çok ve en güzel erkek çocukları oynuyordu. Gelin zaten gördüğüm en şişman gelindi, damatsa bi hayli yakışıklıydı. Erkekler bi dizi masanın başında rakı içiyorlardı. Hiç kimse kimmişim kimlerdenmişim sormadı. “Hoşgeldin” ve “Yine bekleriz!” duydum sadece.
Bu arada başka bir yoga grubu vardı kampta ama benim grubumun aksine daha profesyonel dolayısıyla daha sıkıcılardı. Pek yanaşmadım kimseye. Zaten insanlarla konuşmadığın zaman dinlemediğin belli olmasın diye gülümsemene de gerek kalmıyor haliyle. Çocuklarıyla gelen aileler vardı ki, çocuklarından enerji çaldım fırsat buldukça. İzledim etrafı nasıl izlediklerini, şaşırdım her şeye ne kadar kolay şaşırabildiklerine ve mutlu oldum gözlerindeki mutlulukla. Sevindim yalın ayakla dolaşmalarına izin verildiği, kıyafetlerini batırdıkları için azarlanmadıkları için. Soğuk suya ayaklarını sokup neşeli çığlıklar attılar. Çocuklarıyla İngilizce konuşan Türk bir anne vardı; ilk başta eğreti durdular gözümde ama daha sonra ne kadar mantıklı davrandığını anladım. Ben de deneyeceğim bunu. Dışarıda nasıl olsa herkesle Türkçe konuşuyor çocuklar. Erken yaşta öğreniliyor dil en kolay ve bunu şu yaşımda İspanyolcamı ilerletmeye çalışırken anladım çünkü olmuyor, girmiyor kafama.
Kahrolsun izafiyet, çabucak geçti zaman ve geldi çattı dönüş vakti. Niyetim dönüş yolunu da uzatıp güzergahtaki yerleşim yerlerini gezmekti ama Ege’den sonra Bursa, Eskişehir ve Ankara civarı o kadar yavan ve çirkin göründü ki gözüme, çabucak eve varmak istedim. Yine de incelediğim yerler oldu. Mesela Bandırma’ya doğru yolu uzatıp Manyas Kuş Cenneti’ne uğradım. Adı üstünde, cidden çok fazla kuş çeşidi vardı. Lakin mantıklı da bir hareket olarak insanların kuşların yakınına gitmelerine izin verilmediği için ben de gözlem kulesinden yani uzaktan izleyebildim sadece. Buhu diye kocaman bir baykuş türü var, ona bakındım dürbünle ama göremedim; bilahare sırf onun için gideceğim tekrar. Canlı görmek istiyorum o harika kuşu. Fotoğrafı şurada var deyip link verecektim ki bulamadım internette iyisini. Araştırın meraklıysanız canım, o ne öyle hep armut piş ağzıma düş!
Sonra tabi ki İnegöl’de durup köfte yedim. Marketlerde satılan dondurulmuş çöple zerre alakası yok ve gerçekten çok lezzetli. O kadar lezzetli olunca dayanamayıp heykelini dikmişler. 🙂 Aman yarabbi! Bir lezzet bu kadar mı kötü tasvir edilir! Ucube denilip yok edilenleri düşününce… Peh!

Uludağ’ın eteklerine yerleşmiş Bursa, karşıdan bakınca muazzam görünüyor. Üniversitedeyken gelmiştim 2 günlüğüne ama çok da gezememiştim. Kışın karda gelmek lazım buraya toplanıp. Biraz dağ köyleri, biraz kayak, biraz iskender kebap… Kendime not olsun.
Yol, Eskişehir öncesi Bilecik’in Bozüyük ilçesinden geçiyor. Oraya kadar devam ediyor yemyeşil ormanlar. Eskişehir’den itibarense hem görüyor hem hissediyorsun bozkırı. Sonra Sivrihisar’dan geçiyorsun. Onca düzlüğün ortasında kocaman kayalar… Zaten oraya varmana 50 km varken görebiliyorsun uzaktan. Görünen dağın uzağı olursa böyle olur misali… Tabiatı gereği Yüzüklerin Efendisi filmine ya da abartma sayılmaz Yıldız Savaşları’na yakışır bir yer iken o legoland tadında binalarla kapatmışlar tüm manzarayı. Oysa bi Brugge çıkabilirdi oradan, ya da bi Mardin… Daha fazla bozulmadan oraya da kaya tırmanışı için gitmeli. Eski evlerini, Ermeni kiliselerini gezmeli.
Ne demişler, ömür biter de yol bitmez…
Ama hava kararır ve tiyatroda perdelerin kapanması gibi yolculuk da böylelikle sona erer.

Yorum bırakın