Bu yolculuk amacını aşmaya başladı. Kaçmaya çalıştıkça daha çok yaklaşıyorum özüme. Yalnız kaldığında aklından koca bir dünya geçiyor insanın. Doğup büyüdüğün, serpilip geliştiğin, hem ruhen hem fiziken şekillendiğin dünya ve onun senle karşılaştırdığı olaylar ve insanlar… Meğer ne çoklar! Hatırladıkça artıyor şaşkınlığım. Modern zamanların hızında vakit bulamıyorsun halihazırda hayatında olanları bile düşünmeye. Ömür dediğin öyle çabuk bitiyor ki…
Günlük hayatımdan nerelere kopup gittim anlatayım. İlki meditasyon esnasında oldu. Yoga dersini meditasyonla bitiriyoruz her gün. Bildiğin can sıkıntısıydı yaşadığım önce. Yıllardır meditasyon yapmıyorum sonuçta, unutmuşum nasılını. Ben de yapar gibi görünüp başladım sessiz düşüncelere dalmaya. Bugünü ve geleceği hakkında çok düşünebilen biri olmadım hiç. Geçmişe kaydı düşüncelerim. Sonra da fırsat buldukça götürdüm kendimi oralara.
13 yaşındayım. Köydeyiz maaile. Komşu evine doğru yürüyoruz küçükler olarak, hangisine hatırlamıyorum. Belki amaç sadece yürüyüş. Büyük kuzenim beni dürtüyor. “Bak, bu senin baban!” Onu ilk kez görüyorum. Ne hissettiğimi anlamaya çalışıyorum. Ne hissetmeliyim onu da bilmiyorum. Dertleniyorum bir hayli, hiç dertlenmedim diye dertleniyorum ama. Birkaç yıl sonra görüştüğümüzde, onu neden hiç aramadığımı soran babama o anı hatırlatıyorum. “Sen nerdeydin ki o güne dek?” O zamanlar bilmiyorum varlığına alışmadığın bir şeyin yokluğunu hissetmeyeceğini. Yıllar sonra idrak ediyorum bunu.
12 yaşındayım. Haftasonu kurs için okula gelmişim. Kurs sonrası bahçede voleybol oynuyoruz. Bahçede çok yaşlı bir dede ve onun kocaman ellerinden tutan minicik eller var 2-3 yaşlarında. Davranışlarındaki benzerlik dikkatimi çekiyor. Birinin hayata yeni başlıyor, diğerinin günlerinin sayılı oluşu geliyor aklıma bi an. Dalmışım düşüncelere. Karşıdan gelen top kafama çarpıyor. Darbeyi önden alsam da boynumda keskin bir acı hissedip yere yığılıyorum. Gözüü açtığımda dede ve torunu yok bıraktığım yerde.
9 yaşındayım. İlkokula gidiyorum. Annemle birlikte annemin dükkanının asma katında yaşıyoruz. Orda bir çekyat var geceleri uyuduğumuz. Neden eve gitmiyoruz bilmiyorum. Küçüğüm diye ne kimse bana açıklama yapmış ne de benim aklıma gelmiş sormak. Zaten o dönem oturduğumuz ev oradan daha kötüydü. Çekyatın altında bir kutu çikolatalı gofret var. Annem her gün bir tane çıkarıp veriyor. Çok çikolata düşkünü olmadığım halde bitirince canım bir tane daha yemek isterse annemden istemeye utandığımdan gizlice aşırıyorum çekyatı kaldırıp. İstemeye utanıyorum çünkü annem de her gün sadece bir tane yiyor. Haksızlık yapmaya değil yaptığımı göstermeye utanıyorum. Hala utanıyorum.
5-6 yaşlarındayım. Annem ve pek cici babam bize yeni ev arıyorlar. Beni uyumam için bir yere bırakmışlar. “Hemen gidip gelcez.” diyor annem. Yanıma ekmek ve çok seviyorum diye üçgen peynir bırakıyor. Ucunu soyup emerek bitiriyorum peynirleri. Karnım ağrıyor. Peyniri ve yoğurdu çok tükettiğim için çok ineği olan bir çiftçiyle evlendirecekler beni, öyle diyorlar hep. Geleceğimi düşündüğümde hep bir süt sağma sahnesi var düşümde. Annem gelmiyor geri. Döndüğü an hatırımda kalmamış. Gitti ve dönmedi hiç sanki.

Fotoğraftaki derenin kenarındaki minderlerde uzanıyorum bunları düşünürken. Yanımda kitap var ama kitapla çıkılacak başka bir dünyanın yolculuğuna ihtiyacım yok aslında. O yüzden açmıyorum genelde kapağını. Müzik dinlemek bile aklıma gelmiyor hiç. Doğanın sesleri müzikten daha dinlendirici. Orada burada dinlenen insanlar ve keyiflerini bozmak istemediğimden çok fotoğraf çekemedim buralarda. Yarın izin alıp çekeceğim her yeri ve herkesi kendi hallerindeyken. Haftaya paylaşırım.
Biraz yukarılarda derinleşiyor sular. Küçük şelaleler bile var. Su buz gibi ama bir kere girdin mi çıkasın gelmiyor. Yukarıdan akan suları kana kana içiyorum. Bilenler bilirler (bu lafa da tavım, bilenler bilir tabi) ben pek su içmem. Meğer lezzetli su yokmuş memlekette de o yüzden içmiyormuşum. Burada suyu ayran ya da limonata içer gibi sürahiyle içiyorum. Suyun satılmadığı, işletmecinin bile kapalı su satın almak isteyenlere garip baktığı bir yerdeyim. Su satılık değil. Manzara satılık değil. Sessizlik satılık değil burda memleketin kalanının aksine. Birileri bir yerde büyük hatalar yapıyor ve biz ortasında doğmuşuz her şeyin. Buralar da satılmadan gelip gördüğüm için mutluyum.

Yorum bırakın