Kaz dağlarında milli park sınırında Hızır Kamp’tayım. Elektrik ortak alanlarda mevcut ve hiç ışık kirliliği olmamasına rağmen yüksek ağaçlardan dolayı yıldızları göremiyorum. Zifiri karanlık ama yine de huzurlu bir ortam. Çok geçmeden oksijen sarhoşluğu yaşabilir ama kaynaktan gelen suyun aktığı derenin sesinden dolayı uyumakta zorlanabilirim. Yarın sabah kahvaltıdan sonra medeniyete doğru 10 km lik bir yolculuk sonrası kapıya dayanmış bazı yumurtalarla ilgileneceğim. Detaylar sıkıcı, geçiyorum.
Şimdi ben buraya nasıl geldim, gelmeden önce nerelerden geçtim?.. Ankara’da geçirdiğim gecenin sonrası Eskişehir’e doğru yollandım ancak Odunpazarı’nda konaklama planım suya düşünce Rumca radyolar bölgesine geçişim erken oldu. Tabi evdeki hesap çarşıya uymuyor hiç. Hele de çarşıda yol yapımı çoksa.. Kütahya Balıkesir arası sağ elim ve vites kolunun arasında tutkulu bir aşk yaşandı ve kürkçü dükkanı hep 3. vitesti. Hal böyle olunca gece yarısı ancak vardım otele. Gel gör ki resepsiyonu(!) uyandıramadım ve otelin önünde, deniz kenarında arabada geçirdim geceyi. Sabah sırt ağrısıyla uyanırım sanmıştım ama 8 saat molasız araba kullandıktan sonra nasıl uyuduğumu bile bilememişim, ağrı sızı yok,mis.
Uyandığımda henüz sabahın 7siydi ve gün ağarmıştı haliyle çoktan. Kesinlikle yalnız değildim. Meğer emekli cennetine düşmüşüm; sahil, yürüyüş yapan yaşlılar ve keyif yapan köpeklerle doluydu. Ben de yürüyüş yaptım. Sanki her gün oralarda yürürmüşüm edasında da herkese günaydın deyip köpeklerle oynaştım. Bu da resmidir:

Yaşlı iki amcam tuttu beni lafa. Kimmiş, kimlerdenmişim… Nereden gelip nereye gidermişim… “Tayyeap’in adamı mısın yoksa? Gasteci bi halin var… Allah korusun, de mi?” Dedim “Evet, Allah korusun! Ben sadece gezginim.” Yalnız olduğumu öğrendiklerinde ben yanlarından uzaklaşırken şöyle dediklerini duydum: “İşte böyle bir Türkiye olsun istiyorum.” Şımarıverdim içten içe, mutlu oluyor insan.
Assos’a vardığımda saat henüz 9 bile olmamıştı. Vakit bolluğunu fırsat bilip önce sahilde uzun bir kahvaltı yaptım, sonra da tapınağın olduğu tepede bolca vakit geçirdim. Bir ören yerini gezen insanlar yangından mal kaçırır gibi 2 dolanıp, 3 fotoğraf çekip hemen ayrılıyorlar. Ben seviyorum havasını, manzarasını sevdiğim yerde sıkılana dek vakit geçirmeyi. Şu ortamın ilahiliğine bakar mısınız?
Atamın atasını görmüş taşlar, sonsuzluğa uzanan bir ufuk, ada manzarası, bir taraf alabildiğine mavi, diğer taraf yemyeşil… Oturdum fotoğraftaki ağacın altına ve kitap okumaya çalıştım. Ama uymadı o ortama hikayesi modern zamanlarda geçen bir kitap. Şöyle olaydı mitolojik zamanlarda geçen hikayeler… Kapattım gözlerimi ben de ve kendim yazdım kendi hikayemi. Herkes kendi hikayesini yazmaz mı zaten? Yazar da oynayamaz her zaman.
Bozcaada…
Cennetten bir köşeymiş ama biraz fazla küçük. Feribottan iner inmez her yerini kabaca göreyim diye tepelere çıktım. Bitiverdi hemen. Üzüm bağlarının, bahçelerin ortasına kondurulmuş taş ever inanılmaz güzeldi de asıl dikkatimi çeken şöyle bir kareydi.

Diğer arazilere göre nispeten kurak kalmış bir bahçenin ortasındaki kulübe. Fotoğraftaki çatının altında bir ev yerine bir karavan var. Bu fikri düşünüp bulmuş olamazlar, tamamen kendiliğinden gelişmiş olmalı. Yine de sormak lazımdı.
Görmesi uzun süren yerler merkezde. Gez gez bitiremedim ara sokaklarını. Her köşede başka bir güzelik her dönüşte başka bir sanat… Rengarenk tuvallerin atıl halde bulunduğu bir ara sokak bile vardı.





Her şeyi alasım, her şeyden tadasım geldi. Zaten bağbozumu festivali zamanına denk gelmişim. Şaraplar aldım, çiçek dolması yedim, kitap fuarını ve kalenin etrafını gezdim, buz kalıbında limon ve nane yapraklı limonatalardan içip kır kahvesinde dergileri karıştırdım. Geceyi geçirebileceğim şirin de bir otel buldum ancak şöyle bi düşününce yola devam etmek için ertesi sabaha dek beklemek cazip gelmedi. Ben de son feribotla döndüm karaya.
Telefonumun şarjı saatler önce bitmişti ve söz konusu köyler ve kasabalar olunca yanımdaki haritalar bana yol gösterme konusunda sınıfta kaldıklarından tamamen yolun beni götürdüğü yere doğru sürdüm arabayı. Aldım sağıma denizi ve girdim bütün tali yollara. Beni çok enteresan yerlere götürdüğünü itiraf etmeliyim. Geyikli sahili sonrası Taraklı diye bir yere vardım. Sanırım birçok tatil sitesi alanından da geçtim. Şimdi hatırladım bir de Alexandria diye bir kazı alanına girdiğimde hava neredeyse kararmıştı. Dolayısıyla no foto!
Yaklaşık 2 saat sonra şansıma deniz kenarında tertemiz hatta bir hayli lüks bir otel buldum. Deniz manzaralı bir oda istedim ve gözlerimi açar açmaz karşımda maviliği göreyim diye de uyumadan önce tüller dahil bütün perdeleri sonuna kadar açtım. Sonuç muhteşemdi bu sabah! Kahvaltı sonrası biraz denizde biraz havuzda yüzdüm. Deniz tuzlu olmadığından havuz suyu gibiydi zaten ama daha soğuktu. Çok kalamadım. Sıcak denizlerin insanıyım ben.

Bu öğlen yine düştüm yola. Önce Apollon (Smintheion) tapınağını gezdim. Kazı ve onarım çalışmaları vardı. Yine de güzeldi. Farklı açılardan 2 fotoğrafla göstereyim. Ören yerine yolu düşen tek insan bendim sanırım, çalışanlar dışında bir tek ben vardım ve ayrıldım fotoğraf işi biter bitmez.


Tuzla’dan önce Gülpınar ve Babakale’ye, sonra da mecburen aynı yollardan dönüp Kocaköy, Bademli, Koyunevi ve Kuruoba istikametinde tekrar Behramkale’ye (Assos’a) geldim. Bu saydığım köylerin tamamı özellikle yolun düşmüyorsa görmeyeceğin yerlerde. Belki de böyle oluşları cennetvari tabiatlarını korumalarını sağlamış. Çoğu birbirine benziyor, muhteşem bir doğa, muhtemelen elde olmayan imkanlar yüzünden de bir o kadar çirkin yapılaşmalar, çoğunluğu yaşlı nüfus… Her yer dağ kekiği kokuyor buralarda. Hatta bir de limon kekiği var da farkı henüz anlayamıyorum. Babakale adını aldığı kaleden ve sahip olduğu limandan dolayı nispeten daha güzel. Mezarlığının manzarası Aşiyan’a beş basar (argo oldu sanki). Yine de medeniyete çok uzak.

Behramkale’ye yaklaşırken sağda bir tali yol tabelası dikkatimi çekti. Neredeyse silik bir halde “Yeşil Liman 2km” yazıyordu. Ne yaptım? Tabi ki girdim. Yol o kadar “tali” idi ki, o 2 km hiç de sadece 2 km gibi gelmedi! Değdi mi? Kesinlikle evet! Issız bir koy, berrak ve akşamüstü serinliğinde ılık bir deniz ve sadece ben! İşte o “an” :

İnsanlara dönersek… Çok az insanın yüzündeki çizgiler bende merak uyandırır. Bugün Bademli köyünde bir tanesiyle karşılaştım. Adı Fikret, Üsküdarlı. Bu köye yerleşmiş, ne zaman bilmem. Oldum olası çok soru soramam insanlara, sorasım da gelmez hiç. Nereli, yaşı kaç, mesleği ne? İnsanın karakterini bunlar belirlemez ki… Seçimler mühim ama onlar da derin mevzular ve öyle çat diye de girebileceğin konular değil. Ama işte Fikret neredeyse bodoslama sorduracaktı bana. Belki yazılasıdır hikayesi kimbilir… Tuttum kendimi yine de.
Bir de beni Hızır Kamp’a getiren yaşlı amca var; kamp alanının bağlı olduğu köyle bir önceki dağ köyünün arasında karanlıkta yürürken arabama aldığım ufak tefek çelimsiz bir amca. Yalnızmış. Bizim köyün adamı almaz beni arabasına dedi. Nedenini soracakken burnuma ağır bir alkol kokusu geldi, vazgeçtim. İşin garip tarafı ben adamı evine bırakayım demiştim ama akşamın bi vakti yolumu şaşırırım, dağ yollarında kaybolurum diyerekten köyde inmedi araçtan ve tepelere benle birlikte geldi. Geri yürümek zorunda kalacaktı hem de en az 2 km yani ben onu yoldan almasaydım daha az yürüyecekti ama ısrar etti beni yalnız göndermemekte. Bi an kötü niyetli olabileceğinden şüphelenmedim desem yalan olur çünkü azarladı beni onu yürütmek istemeyince ben.
“Her gün yürürüm bu yollara zaten, hem spor oluyor!” dedi. “Kızım yok ama sen benim kızım sayılırsın.”
Sağolsun sayesinde kolayca buldum kamp yerini. Birkaç gün buralardayım. Haftaya görüşürüz.

Yorum bırakın