
Konuya giriş için biraz enteresan olacak ama hiç anlamam insanların arabayla yolculuğa çıkacakları zaman birçok konuda telaşlanmalarını. Tatlı heyecan iyidir de ne o öyle şunu aldım mı bunu aldım mı diye stres yapmalar, yola erken çıkma kaygısı, yolculuk için özenli giyinmeye çalışmalar vs. Hayır yani, ne gerek var? Tatildesin, ilk gününün birkaç saatini ha evinde rahat rahat geçirmişsin ha gideceğin yerde, ne kadar fark edebilir ki? Öğle saatinin kavurucu sıcaklığına denk gelmek istemeyeni anlarım da başka kayda değer mazeret gelmiyor aklıma. Neyse, bu konudaki aman da pek değerli görüşlerimi öğrendiniz ya, sırtınız yere gelmez artık. ‘Trip’ ime döneyim.
Öğleden sonra Nevşehir’den çıktım yola. Yol daha sakin diye hep Kırşehir üzerinden giderdim Ankara’ya ve her defasında aklım Tuz Gölü’nde kalırdı. Bu kez aklımda hiçbir yerin kalmasına izin vermeyeceğim bir seyahat olsun istediğimden Gülşehir yerine Acıgöl tarafına döndüm. Aksaray’a yaklaşırken yol kenarında bir köylüm bekliyordu, aldım onu da. Şaşırdı bayan bir sürücünün kendisi için durmasına. Saçlarım kısa diye erkek sanıp el kaldırmışmış. Sanki görebilecekti o mesafeden. Neyi neden yaptığımı açıklamayı sevmediğimden yalan söyledim: “İnsanların birbirine güvendiği yerlerde büyüdüm” şeklinde. Ba ba ba! Türkiye’ye de laf sokarmışım. Bak sen şu bilinçaltımdan geçenlerin bana söylettiklerine. Ülkem için böyle düşündüğümü bilmiyordum. Halbuki güvenen var güvenmeyen var, ne diye genellediysem… Tiridine banıp tribime yanayım.
Neyse, birkaç km sonra Aksaray’a vardık da indi amcam. Tesadüfe bak ki, onu indirdiğim yerde bir otostopçu (yerli olunca otostopçu diye adladıramamıştım nedense) bekliyordu, Ankara yönüne gidip gitmediğimi sordu. Tuz Gölü’nün üstünde çadır kuracakmış haspam. Dedim ben de orada mola verecektim zaten, atla!
Bilin bakalım ilk söylediği ne oldu! Yalnız bayan sürücü olarak Türkiye’de bir otostopçuyu aracıma almam şaşırtıcıymış. Onun ülkesinde normalmiş de bizim ülkede 2 haftadır otostop çekiyormuş ve ilk benmişim bayan sürücü olarak onu alan. Yolumuz onla daha uzun, muhabbeti kısa kesmeye lüzum yok diyerekten girdim derin mevzulara. Dedim ürkek yetiştirilir bizde kız çocukları. Her şeyi erkek çocuklar yapar ve öyle alışır taraflar, öyle gider hayat. Yalnızken ne uzağa giderler ne de tanımadıkları insanları araçlarına alırlar. Tanıdıklarını dahi karşı cins diye almayanı bilirim. Allah’tan neden benim farklı olduğumu sormadı. Zira ben de sormamıştım bu soruyu kendime henüz ve sevmem çalışmadığım yerden soru gelmesini.
Sağdaki fotoğrafta enteresan bir detay fark ettiniz mi? O minicik insanlar arasında amuda kalkmış biri duruyor. İşte o benim yol arkadaşı! “Hadi değişik bir şey deneyeyim, belki hoş olur.” deyip uzaklaştı yanımdan. O karenin içindeki diğer insanlardan biri gibi görünüp aslında farklı olduğunu belgeleyecekti birazdan.
Kendisi Berlin’de bir üniversitede mimarlık öğrencisiymiş. Birgün derste sanat hakkında konuşuyorlarmış ve hoca da sanatı her gün gördüğümüz şeyleri, görmeye alışık olduğumuz hallerin dışında görebilme, gösterebilme olarak özetlemiş. Kendisi de bunu mümkün olduğunca uygulamaya geçirmeye çalışıyormuş ancak her zaman yaratıcı olamıyormuş. Bu fotoğrafa her baktığımda bu konuşmayı ve Aaron’u hatırlayacağım. Ha bir de Türkçe ders alıyormuş okulda ve kullanmayı en çok sevdiği kelime ‘rüzgar’ mış. Kedi canını senin… Konuşma dediğime bakmayın, ben platonik takıldım konuya karşı. Sonra göl kenarında bıraktım onu. Şansı ve yolu açık olsun.
Geldim şimdi ülkemin en gri şehri Ankara’ya. Özlediklerimle zaman geçireyim biraz da. Yaramazlar alınmasın sonra.


Yorum bırakın