Arjantin Günlüğü – 5

İnsanların dünyalarına birkaç günlüğüne de olsa misafir olma durumu çok enteresan. İki taraf da en iyi hallerini gösteriyor birbirine mümkün olduğunca. Gel gör ki, bazen bir telefon, bir mesaj alıyorlar hiç hazırlıklı olmadıkları ve misafirlerinin yanında normalde sergilemeyecekleri davranışları sergiliyorlar. Kimi ağlıyor, kimi sinirlenip bağırıp çağırıyor, kimiyse ne yapacağını bilemeden sessizce gözlerini kapatıp durulmayı bekliyor. Bu sonuncu daha çok benim tarzım mesela. Demem o ki herkesin beklenmedik durumlarda gösterdiği tavırlar anlatıyor onu sana. Geldiğimden beri onlarca insanla tanıştım fakat sadece birkaçını birazcık da olsa tanıma şansım oldu; o da bu tarz beklenmedik olaylar sayesindeydi.

Natalia ile tanışmamızın üzerinden 5 dakika geçmemişti ki cep telefonuna bir mesaj geldi. Eski sevgilisi hastanedeymiş ve Natalia’dan başkasını görmek istemiyormuş. Dolayısıyla çantalarımızı bıraktığımız gibi geri çıktık evden. Yolda da vakit elverdiğince hayatını dinledim.

Her insan ayrı bir dünya. Ama Natalia benim dünyama çok yakın. Sanki benim Arjantin versiyonum. Kilolu olmasa benzeyebiliriz bile biraz ama cidden çok şişman ve bu yüzden hiç fotoğrafını çekmeme izin vermiyor. Neyse. Onunla konuştuğumuz her konuda hemfikiriz; dünya görüşümüz, sınırlara bakış açımız, toplumsal ahlak kuralları konusu…vs Bir de geçmişimiz benziyor. O da İngilizce öğretmenliği mezunu ama her yaşta insana özel ders veriyor; yalnız yaşıyor; bohem bir evi var; biraz abartılı olsa da tütsüleri seviyor; Uzakdoğu inançlarına daha yatkın; hatta doğum günü benimkiyle aynı gün ve de en ilginci son aşk hikayesinin detayları benimkiyle kardeş. Tabi onunki çok daha yeni. Bu yüzden sıklıkla gözleri doluyor, bazense gözyaşlarına engel olamayıp hıçkırarak ağlıyor. Hiçbir şey söylemiyorum ona. Tecrübeyle sabit biliyorum ki ihtiyacı olan tek şey zaman. Söyleyeceğim hiçbir şey, onun karşısında şimdi ayakta duruyor olmamdan daha iyi gelemez ona. Biraz daha uzun vakit gçirmiş olsak eminim bir sürü de farklılık bulacağız ama insan biriyle yeni tanıştığında sadece benzerliklere odaklanıyor. Daha sonra çıkıyor ortaya farklılıklar, ayrılıklar… Zaten bu yüzden bitmiyor mu ilişkiler?

Yalnız yaşıyor ama onu bu zor zamanlarında yalnız bırakmak istemeyen bir arkadaşı var: Josefina. 5 yıldır arkadaşlar ve kardeş gibiler, neredeyse her gece birlikte uyuyorlar. Dünya tatlısı bir kız. İngilizce anlıyor ama pek konuşmuyor. İki İngilizce öğretmeninin yanında hata yapmaktan çekindiği için olsa gerek. Ekmek yapıp satarak hayatını sürdürüyor. Ama asıl hayatı fotoğraflar. Fotoğraflarını gösteriyor bana. Hobisinde bu kadar başarılı birinin ekmek yapmakla uğraşmasına anlam veremiyorum. O ise benim ona inandığımın yarısı kadar bile kendine inanmıyor.

Herkesi eğlendirecek, Natalia’nın kafasını dağıtacak, bana deli bir anı sağlayacak, Josefina’ya da para kazandıracak bir fikir öne sürüyorum. Bir sürü fotoğrafçı arkadaşım var ama hepsi erkek ve yakın hissetmeme rağmen onların önünde soyunmak istemiyorum. Josephina ile bunu yapabiliriz. Onun ilk müşterisi olur, bir süre ekmek yapmaya ara verdirecek bir ücret öder ve ona ilk adımı atmasında yardımcı olabilirim. Benimse kendimi bu kadar diri, bu kadar kadın, bu kadar genç hissettiğim bir dönemde ileride dönüp bakabileceğim “ben var ya ben, gençken böyleydim” dedirtecek fotoğraflarım olur. Üçümüz için de ileride hatırlayıp güleceğimiz bir anı olur.

İki gün sonra ırmak kıyısında ağaçlık bir noktada çekimi yapmak üzere anlaşıyoruz. Sudaki yansımaları, ağaçların vücumun üzerindeki gölgelerini kullanacağız dekor olarak. Başka hiçbir şey yok. Takı yok, makyaj yok, dahası tüylerimi almamı bile istemiyor Josefina. Olduğun halinle çok güzelsin, bozmayalım doğallığını, diyor. Aldığım en güzel iltifat. Havanın çok soğuk oluşu endişelendiriyor beni ama Natalia ve Josefina beni ikna ediyorlar, muhteşem olacak bak, diyerek.

O akşamı Josefina’nın evinde geçiriyoruz. Dev bir pizza hazırlıyor bize ev sahibi. Pizza yaparken atıştıralım diye patatesleri incecik yuvarlak şekilde doğrayıp fırına atıyor. Çıtır çıtır o kadar lezzetli oluyorlar ki pizza gelene dek karnımızı büyük ölçüde doyuruyoruz. Ben de bu arada ertesi sabah için ekmek hamuru hazırlıyorum. Natalia da adını bilmediğim bi kokteyl hazırlıyor. Aç karnına içmeyelim deyip kendimi gülünç duruma düşürüyorum. Kime ne diyorum ben? Ellerinden esrar hiç düşmüyor ki. Kokteyl muhteşem oluyor, o yüzden tarifini unutmadan yazayım.

Rendelenmiş taze zencefil üzerine buz, kahverengi şeker ve rom ekle, blenderdan geçir ve sonra da kola, sprite ya da tonik ekleyip iç. Enfes!

Ve pizzamız da hazır!

10574230_10153046509687589_4473339951252609961_n

Josefina’nın evi nehre yakın olduğu için yürüyüşe çıkalım diyor kızlar. Neden olmasın! Yarım kalan şarap şişesi elimizde başlıyoruz yürümeye. 10 dakikalık bir yürüyüşle kıyıdayız. Yere uzanıp gözlerimi yıdızlara dikiyorum. Ne kadar çoklar. Kimlerle aynı anda aynı yıldızları seyrediyorum acaba diye düşünüyorum. Hayallerimi polis aracının sesi bölüyor. İçimi kaplıyor sağlam bir panik. Pasaportum evde. Yanımdaki çılgınların elinde esrar var. İspanyolca bilmiyorum! Polis aracı yönünü özellikle bize çeviriyor farları ile ne yaptığımızı görebilsinler diye. Tanrıyı hatırlatan anlardan. Kızlar acayip rahat. Benim de kafam dumanlı olsa belki ben de rahat olurdum ama hayatımda sigarayı dahi bir kez bile denemediğimden içmeyi bilmiyorum ve kendimi rezil etmek istemediğimden sevmiyorum diyerek hep reddediyorum içmeyi. Polisler bizi belki sadece 10 saniye izliyor ama bana 10 dakika gibi geliyor. Ben böyle izafiyetin… ama gidiyorlar sonra. 2 kez daha geliyorlar ve dönüş yolunda da yanımızda durup bizi süzüyorlar ama biz onlarla muhatap(!) bile olmuyoruz. Ne gece ama!

Neuquen’de yapacak bir şey yok, zaten birçok insan oraya sadece Buenos Aires’e uçmak için geliyor otobüsle. Hatta otobüs terminale girmeden önce, uçağı olan yolcular için havaalanına uğruyor. Ben bunları otobüste öğreniyorum. Yoksa ben de hazır gelmişken bu şehri de göreyim demek yerine, otobüsten iner inmez uçağa atlardım ama iyi ki de yapmamışım. Bu sayede ilginç insanlarla enteresan bir haftasonu geçiriyorum.

Cumartesi Natalia’nın aile günü ve annesinin evinde abisinin doğum günü kutlanacak. Şansıma o sabah ekmek pişirdiğim için elim boş gitmek zorunda kalmıyorum ve neyse ki beğeniyorlar. 5 dakikada bitiyor ekmek o kalabalıkta.. Tam bir aile evi, aile günü. Yemekler yeniliyor; çaylar, kahveler içiliyor, kardeşler birbiriyle çekişiyor, el şakaları yapılıyor, bolca sarılınıyor… Pasta kesme vakti bir sürpriz var. Pasta dondurmadan yapılmış! Çocuklardah daha çok ben seviniyorum. Sıcak bir ortam, insanı mutlu ediyor. Ben İspanyolca konusmaya çalışmaktan yorulunca izin alıp mutfağa geçip elime ne geçerse onu kullanarak kek yapıyorum. Hiç de güzel olmuyor. Kısmet…

Akşam sakin geçiyor. En azından benim için. Natalia arkadaşlarına gidiyor 11 gibi. Ben gidersem bi saat sonra uykum gelir bahanesiyle evde kalıp bloguma yazı hazırlıyorum. Bundan 2 önceki yazıydı herhalde. Hep geriden geliyoruz.

Sabah 5’te döndüğü için öğleden sonraya kadar uyuyor Natalia. Diyorum herhalde bu çekim işi yatar bugün. Josefina da partideyse işimiz zor.

Maalesef mi desem iyi ki mi desem bilemiyorum ama yanılıyorum. Hava o gün bana inat ayrı bir soğuk ve Neuquen’in meşhur (olduğunu sonradan öğrendiğim) rüzgarı iş başında. Soyunmamak için yarım saat naz yapıyorum, bir sürü şey bahane ediyorum. Aklımdan parayı verip kaçmak bile geçiyor. Gülüyorum kendime.

Ama sonra kendimi ikna ediyorum. Oyunbozanlık etmemeliyim. O kadar hazırlanıp gelmişiz. Sırf bu çekim için şehrin yarım saat dışına çıkmışız. Manzara güzel, ışık güzel, saçlarım uzun olaydı rüzgar beni üşütmekten öte işe bile yarayabilirdi. Kararımdan vazgeçmekten korkup 10 saniyede soyunup kahkahayla karışık tiz bir çığlık atıyorum. Vu-huuuuu! İşte iç çamaşırım da elimde! Voila!

Sonuçlar hepimizi de memnun ediyor. Kendime hiç bakmadığım açılardan bakmamı sağlıyor bu fiziksel ufkunun izin verdiğinden daha ilerisini görebilen ufacık hatun. İnsan kendini çıplakken … Adı üstünde çıplak ve savunmasız hisseder ya hani. Ne kadar düzgün hatlara sahip olursa olsun kendine ayna karşısında çıplakken bakabilen çok kadın var mı bilmiyorum. Konu zaten estetik güzellik bile değil. Konu daha derin. Konu toplumsal. Konu namus, konu ahlak. Ben hep utandım bedenimden. Bana bu öğretildi çünkü büyütüldüğüm toplumda. Josefina çekimin ilk yarım saatinde bu duygumla savaştırdı beni.

“Evet, hava buz gibi ve sen çırılçıplaksın. Şimdi ayağa kalk, dosdoğru objektife bak, yumruklarını sık ve bana gözlerinle ne kadar güçlü ne kadar güzel bir kadın olduğunu, kendine ne kadar güvendiğini anlat!” Yerler çamur, ara ara bataklıklar var. Su buz gibi, rüzgar sanki kesiyor bedenimi.

Eve döner dönmez sıcak suyun altına atıyorum kendimi ve içim ısınana kadar çıkmıyorum banyodan dışarı. Sonra da Türk yemeği yapmaya söz verdiğim için alışveriş yapıp gelip yemeği hazırlıyorum. Bu arada kızlar mandalalarla dolu boyama kitabında kendilerine bir sayfa seçip kendi mandalalarını renklendiriyorlar. İlk gün Natalia da benden bir sayfa seçip boyayıp imzalamamı istemişti. Bu fikir o kadar hoşuma gitti ki eve götürmek üzere ben de 2-3 mandala boyama kitabı ve bir sürü boya kalemi aldım. İnanılmaz kafa dağıtıyor insan.

10418450_10153053284742589_5598874759102615698_n

Pazartesi akşam üzeri Buenos Aires’e uçacağım. San Telmo’da bir otel ayarladım 3 gün için. Sonrasında da Couchsurfing grubundan Juan ve Angela ile kalacağım. Onlarla geçireceğim son gün Türkiye’den Aslı diye bir kız gelecek. Belki bana Türkçe kitap getirebilir, umutluyum. Ama daha uçağa 3 saat var ve benim başım fena ağrıyor. Tütsüden mi yoksa esrar dumanından mı emin olamıyorum. Soğuk bir duş beni kendime getirebilir.

Natalia öğlen civarı uyanıyor ve ama başka biri olarak. İkizler burcu olduğu nasıl da belli. İş günü o gün. Birazdan 2 doktor İngilizce özel ders için eve gelecek. Fırında pişmiş sebzelerle güzel bir kahvaltı yapıyor, evi havalandırıyor ve ders notlarını çıkarıp mate içerek onlara çalışıyor. Ben ders saatinden önce evden ayrılmayı öneriyorum ama özellikle kalıp derse katılmamı, öğrencileriyle İngilizce konuşmamı rica ediyor. Neden olmasın.

Bugünkü dersimiz yüzeysel çıkarımlar. Öğrencilerine soruyor, Funda hakkında sadece ona bakarak neler söyleyebilirsiniz? Tahmin yürütün.

“İngilizcesi iyi ama kesinikle Avrupalı; Amerikalılar sırt çantasıyla bu tarz seyahatler yapmazlar. Muhtemelen Fransız; değilse bile Fransız filmlerini seviyordur, sıkıcı filmleri sevecek bi tipi var” Bak sen!

Bu kez ben soruyorum, bu iki doktor neden İngilizce öğrenmek istiyor? Çocuklarını temel eğitimi İngilizce olan özel okullara kaydettirmişler ve onlarla birlikte çalışmak istiyorlarmış. Onlardan geri kalmak, özetle kocayınca kuzunun maskarası olmak istemiyorlar. Enteresan.

Evin önünden bir korna sesi, beni havaalanına götürecek taksiden. Natalia ile üç kez sarılıyoruz birbirimize. “Daha gidişine çok var, yine gel.”

Böylece tükeniyor Neuquen’deki günlerim. Hoşçakal Natalia, tekrar görüşmek üzere.

Posted in

Yorum bırakın