Arjantin Günlüğü – 4

Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınları bir hayli beğendiğim bir kitap ama olay örgüsü açısından ya da sürükleyici oluşundan dolayı değil. Bir roman olarak aklımda yer ettiğini bile söyleyemem fakat okurken sıklıkla bu cümlenin altını çizmeliyim dedirtti. Şunlar var mesela kitaptan:

“belli ki dünyayla başa çıkabilen ama kendiyle başa çıkamayan bir kadındı”

“oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım”

“kavgadan vazgeçmiş olmanın derin huzurunu hissediyorum”

“olmuş olan her şey, olmamış olan her şeye yer açmak için unutulacak.”

Şimdi soracaksınız, Arjantin’le bütün bunların ne alakası var? Yok. Hiç olmadı. Lakin kitapta kahvaltıya dair o kadar güzel bir bölüm var ki burada ne zaman kahvaltının bahsi geçse anlatmadan geçemiyorum.

Ortadoğu’da bir yerlerde karşılaşmış 3 kadın kahvaltı üzerine konuşmaktadır. İçlerinden biri kahvaltı üzerine yazılan bir şiirden bahseder laf arasında. Bir diğeri durumu gülünç bulur ve “Kahvaltı üzerine şiir mi olurmuş? Ne saçma!” gibi bir şey söyler. Biraz çarpıtıyor olabilirim, kitaplığımdan 13 bin km uzaklıktayım, o yüzden kontrol edemiyorum. Türk olan kadın der ki;

“İşte bizdeki kahvaltının üstüne şiir yazılır.”

Bahsi geçen Cemal Süreya şiiri şudur:

“Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem

Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.” 

Peki ben bundan neden bahsediyorum insanlara? Çünkü burada kahvaltı yok. Kahvenin altı da yok üstü de. Sadece kahve var.

Bizim kahvaltılarımızdan bahsedip birkaç fotoğraf gösterdiğimde bir keresinde çok komik bir yorum aldım:

“This is a breakfast?! No way! This is break-slow.” Türkçe’ye çevirmek zor, kelime oyunu yaptı haspam.

Arjantin'de kahvaltı...
Arjantin’de kahvaltı…

Hakkını yememek lazım, medialuna denilen kruvasanlar gerçekten lezzetli fakat o da bir yere kadar.

Mendoza’da Salentein-Posada otelinde odama geçtikten sonra ilk aklıma gelenlerden biri ertesi sabah yapacağım kahvaltı oldu. Bu kadar lüks bir otelde de Arjantin kahvaltısı yapacak değildim, değil mi? Müşterilerin arasında Arjantinli biri bile yok.

Zaten çalışmak için her gün sabah 4’te kalkıyorum ve kahvaltı saatine dek deli gibi acıkıyorum. İş demişken odadaki internet bağlantısını kontrol etmeli. Otelin bu kadar şehrin dışında olacağı aklıma bile gelmemişti. En yakın şehir merkezi 20 km ötede.

Şansım yaver gitmiyor, internet yok. Onu bırak cep telefonunda sinyal bile yok. Oteldeki diğer odaları, toplantı odasını, restoranı deniyoruz güleryüzlü resepsiyonist Mateo ile. Oteli o kadar seviyorum ki en az 2 gün daha ayrılmak istemiyorum ama bu gidişle mecbur kalacağım. Otelin kablosuz hattı dışında bir de haricen iş için kullandıkları kablolu bir hat var. Aslında o fena çalışmıyor ama sadece otel bilgisayarlarında çalışıyor. Otel kendi güvenlik duvarını kurmuş. Akıllıca. Fakat ben sadece kendi bilgisayarımla çalışabilirim. Yüklü sistemler, vs… Bizim şirketteki güvenlik detayları otelinkilerle çakışınca gecem rezil oluyor. Taksi ayarlayıp deli para ödeyerek şehirde bir otele geçmem gerekiyor. Yaklaşık 10 tane otel arıyoruz sırayla ve aradıklarımızın hiçbirinde yer yok. Öyle bir otelden ayrılıp hostel gibi bir yere yerleşmek de hiç hoş gelmiyor kulağa. Hazırlamışım kendimi şımartılmaya. Bu arada saat 10.30 oluyor ve akşam yemeğini kaçırıyorum. Zaten moral bozuk. Bu gecelik burda kalayım, yarın erkenden ayrılır hallederim işleri diye düşünüp uykuya dalıyorum. Yatak o kadar rahat ki… Üretilmesine hep karşı çıktığım kaz tüyü yorganımla sevişiyorum. Bunu hak edecek kadar sıcak sarıyor beni.

Alarm yardımıyla 4’te uyandığımda internetin hala gelmemiş olduğunu görüp geri yatıyorum. Yapabileceğim hiçbir şey yok o an. Saat farkı elimi kolumu bağlıyor. Her şeye rağmen gülümseyerek tekrar uyanıyorum 8’de. Huzurumun kaçmasına izin veremem. Bilgisayarımı açıyorum. Sanki içimdeki pozitif enerji interneti de beraberinde getirmiş. Kanser edecek kadar yavaş olsa da işlerimi hallediyor ve uzun, gevşetici bir duş alıp kahvaltı için restorana geçiyorum.

Her zamanki gibi güneşi gören bir masadayım. Güneş gözlüğüm odada. Başımı her kaldırışımda gözlerimi kırpıştırmak zorunda kalsam dahi yerimi değiştirmek istemiyorum. Keyfim yerinde. Kahvaltı zengin. Peynir ve ekmek çeşitleri, domates, tek çeşit de olsa reçel, kızarmış ekmek, süt ve meyveler var. Kuru incir ve ceviz de var. Van kahvaltısı görmüş gibi seviniyorum. Benzetmeye bak.

Beş kişilik bir aile var köşedeki yuvarlak masada. Ben geldikten 10 dakika kadar sonra ayrılıyorlar kahvaltılarını bitirip. Geriye benimkinin dışında iki masa kalıyor. Birinde sonradan öğreneceğim üzere Alman bir çift var. Wolfgang ve neydi adı.. Unuttum. Tanıdığım eşcinsellere nazaran pek bir kasıntı. Wolfgang onun aksine pek konuşkan ve güleryüzlü. Herkese laf atıyor. Birbirlerini dengeliyor olmalılar. Onun sayesinde diğer masadaki ikiliyle tanışıyorum. David ve Huw… İngilizler. Nihayet konuşmamı yavaşlatmadan ingilizce konuşabileceğim.

Huw (okunuşu Hugh ile aynı) şubattan beri Arjantin’deymiş. İspanyolcasını geliştirmek için hem çalışıp hem okumuş. Öğrenciliği yeni bitmiş. Henüz 22sinde. David onun vaftiz babası ve fırsattan istifade edip hem ziyaret hem seyahat diyerek atlayıp gelmiş bir haftalığına. Ellilerinde ama dinç bir tip. Garip biraz da. Hep gülümsüyor. Biraz Ajda Pekkan gibi sabit bir tebessümü var ama kesinlikle daha şirin.

O gün hepimiz ayrılacağız otelden. Ben internet sorunu yüzünden istesem de kalamıyorum daha fazla. Hatta yaşadığım bu sıkıntı yüzünden hiçbir ücret almıyorlar benden. Kalmaya devam edebileydim iyiydi, diyorum. Almanlar uçakla Santiago’ya geçecek bense otobüsle. Davidler de yine otobüsle Patagonia’ya geçecek. İlerleyen saatlerde öğreniyorum ki Mendoza ve Santiago arasındaki And Dağları’ndaki geçit kardan dolayı kapalı ve sadece uçak ile geçebilirim Şili’ye. Oysa uçuşla aynı gün bileti almam maddi açıdan beni fena halde sarsar.

“Sizce sizin bineceğiniz otobüste bir kişilik boş yer var mıdır?” diye soruyorum David ve Huw’a. Soruyorlar telefonda, varmış.

Ani plan değişikliği. Şili ve Peru yerine Patagonya. Zaten Machu Pichu’ya yalnız gidiyor olma fikri hep kötü hissettiriyordu bana kendimi. Medeniyetlerin beşiğine gidip o görkemli manzaraya bakarken “ne muhteşem değil mi?” diye dürtecek, seni çimdikleyip gerçek hayata döndürecek biri lazım. Başka zaman geliriZ.

Otobüsümüz akşam kalkacak, o yüzden otelden çıkmak için acele etmeye gerek duymuyoruz. And dağlarını güzelce fotoğraflamak için uzun keyifli bir yürüyüş yapıyoruz asmaların arasında. Sonra da bir önceki gün yemek yeme şansı bulamadığım Kilka restoranda öğle yemeği yiyoruz. Menülerde fiyat bölümünü kontrol etmeyi bırakalı çok olmuş. Spesyallere göz atıp birini seçiyorum; domuz omzu. Elbette yanında da Salentein şarabı. Domuz omzunu kuru erikle birleştirmişler. Kapadokya’da yediğim kayısılı kuzu eti geliyor aklıma. Restoranın kablosuz internetini kullanarak Kapadokya fotoğraflarını gösteriyorum onlara. Gözlerim doluyor ama belli etmiyorum.

 

10574364_10153088824107589_8041431109499134063_n

10533905_10153088822532589_596405259031517657_o

10494511_10153088824102589_8471942797406021225_o

10407643_10153026232227589_5527242588149169480_n

10384111_10153026232342589_1863445894851923731_n

Bizi terminale götürecek taksinin geliş saati yaklaşıyor, hesap masada ama biz hala çözmeye çalışıyoruz hesabın neden beklediğimizden daha az geldiğini. Meğer şarabın kadehi  8 pesoymuş, bizim paraya çevirince 2 TL bile etmiyor.

Koltuğum iki katlı otobüsün üst katının en ön sırasında pencere kenarında. Şimdi karanlık, uyumalıyım biraz. Gözlerimi açtığımda muhteşem bir manzara olacak, bekliyorum ama saat sabahın 7’si olmasına rağmen etraf hala karanlık. Bu ülkede güneş doğmak bilmiyor. Bir saat içinde güneş doğuyor ve beklediğim manzarayla karşılaşıyorum. Patagonia dağları ve gölleri… Harika ikili. Dağların arasından ilerleyen yollar düz değil ve her kıvrım ayrı bir sürprizi davet ediyor. Yaz olmalıydı ve arabayla geçiyor olmalıydım o yollardan. Bir dahaki sefere artık. 17 saatlik bir yolculuğun ardından San Carlos de Bariloche’ye öğle saatlerinde varıyoruz. Göl kenarında rüya gibi bir kasaba. Gölü çevreleyen dağlar karlı. Tepeler ormanla kaplı.

10521648_10153088880202589_4665624499882989857_o 10272482_10153088880172589_4914497780057390587_o 1623452_10153088880167589_3538953616738162266_n

David ve Huw ile onların kalacağı otelin önünde vedalaştık. Ben başka bir otel buldum kendime internet üzerinden rezervasyon yapıp. Onlara rahatsızlık vermek istemedim. Amca-yeğen tatillerine engel olmamalı daha fazla. Maalesef tek geceliğine 5 yıldızlı otel ücreti ödeyerek çok da kötü bir otelde kaldım. Erken rezervasyon ile aynı ücrete çok daha iyi bir yerde kalabilirmişim. Son dakika rezervasyon yapmanın zararları işte. Akşam 9-10 civarında davetleri üzerine şehrin en iyi İtalyan restoranında yine David ve Huw ile buluştum.

Hem bol eğlenceli hem de lezzetli bir akşam geçirdik birlikte. Menülerin masaya gelişinin üstünden yarım saat geçmişti ama menüyü anlayamadığımız için bir türlü karar veremiyorduk. “Menüde iki ayrı İspanyolca açıklama var sanki?” dedi David. Halbuki bahsini ettiği alternatif açıklama kısmı İtalyancaydı. Söyleyip utandırmak istemedim ama gülmeden de edemedim. Durup durup gülen garip Türk kızı işte. Üniforması olmasa görünce göz göze gelmekten bile korkacağımız irilikte Baba filminden fırlamış gibi görünen garson ciddi bir ifadeyle masaya yaklaştı ve İspanyolca olarak İngilizce menü ister miyiz diye sordu. Derin bir oh çektik hep beraber.

O kadar acıkmıştık ki yemekler gelince konuşmaya ara verdik bir süre ve sonra ben bir şeyler anlatmaya başladım. Anlattığım kısa hikayeyi de bir soruyla bitirdim. Aklımda uçmuş hangi hikaye olduğu fakat David ve Huw’un yüz ifadelerini hala çok net bir şekilde hatırlıyorum. Meğer İngilizce anlatıyorum sanırken Türkçe konuşuyormuşum. Sonra hep beraber kahkahayı patlattık.

Yemeği yine çok geç yemiş olmanın ve beraberinde gelen güzel şarabın etkisiyle otele varmamla uykuya dalmam bir oldu. Ertesi sabah tesadüfen David’lerin otelinde boş bir oda bulup oraya yerleştim. Resepsiyonda görevli olan yaşlıca ama çok şeker bir kadın vardı. İngilizce konuşamıyordu ama biraz anlıyordu sanırım. Benim de fakir İspanyolcamı kullanarak anlaşmayı başardık. Elimde Türkçe adını bilmediğim bir aktivitenin  broşürüyle ona o gün ne yapmak istediğimi söyleyip nereye gitmem gerektiğini sordum. Güzelce tarif etti en yakın seyahat acentesini. Ben de oraya gidip 2 saat sonrasına rezervasyon yaptım ve beni otelden almalarını bekledim. Bekledim demeyeyim, 2 saatin neredeyse tamamını alışveriş yaparak geçirdim. Sonra da çıktık bir grupla birlikte dağlardaki ormana.

Burda 'Canopy' diyorlar buna.
Burda ‘Canopy’ diyorlar buna.
10468008_10153088787302589_4454430638729714381_o
Maymun ettim bunu Canopy macerası öncesinde.

Grupta İsrailli bir çift vardı. Nereli olduğumu öğrendiklerinde, “Başbakanınız pek hoşlanmıyor bizden.” dedi. Dedim, “Biz de ondan hoşlanmıyoruz, sıkıntı yok.” Politika konuşmayı reddettim sonra. Manzaranın tadını çıkarmak o an Erdoğan’dan daha mühim benim için.

10495132_10153089709042589_9123942744786901662_o

Bizi şehre geri götürecek aracın kaptanından beni şehre yakın bir yerlerde indirmesini söylüyorum. Sanırım 2 km kadar yürüyebilirim karanlık basmadan. Yani yürüyebilirdim… Yol üzerindeki Havanna çikolata fabrikasına girmeseydim. Çantam çikolatalarla dolu, elimde sıcak çikolata bardağımla günbatımında göl kenarından devam ediyorum otele doğru yürümeye. Manzara o kadar güzel ki neden etrafta kimse yok anlam veremiyorum.

10623373_10153090435487589_7390164410303862561_o 10548869_10153090435492589_1381187139555217148_o 10492096_10153090435502589_9019656260376207147_n

Otele yaklaşınca bir şarap butüğüne denk gelip içeri dalıyorum. Salentein’den aldığım şarap hala açılmamış halde odamda duruyor, onu içmek lazım ama şişenin dibini 3 kişinin bulması uzun sürmez; bir tane daha almalı. Adını daha önce hiç duymadığım bir üzümü seçiyorum bu kez. Tadı güzel olmadığı için not etmeye tenezzül etmemişim bile.

Şişeler tamam ama onları açıp havalandırmak lazım. Bu yüzden civardaki hediyelik eşya dükkanlarına girip şişe açacağı soruyorum. Türkiye’ye götürebileceğim güzel bir tane bulursam bir taşla iki kuş vuracağım. Hem estetik hem fonksiyonel bir hatıra. Sorduğum ikinci dükkanda bir tane çok güzel bir şişe açacağı bulup otelin yolunu tutuyorum. Gel gör ki ilk denememde, daha biraz önce aldığım zarif şişe açacağı kırılıveriyor. Turistik bir bölge olduğu için satıcı kız yüzümü unutmadan geri gidip değiştirmeli. Lakin önce diğerlerine haber vermek lazım. Odalarda internet olmadığından haberleşmek için lobiyi kullanıyoruz hep. Sabit telefonla birbirimizi aramak 4 gün boyunca hiç aklımıza gelmiyor. O kadar uzaklaşmışız eski teknolojiden.

Lobide Huw’u ölü gibi yatarken buluyorum. Kilometreler boyunca eğimli arazide trekking yapmışlar. Ben uygun kıyafetim ve ayakkabım olmadığı için katılmamıştım onlara. Yine de akşam yemeği için dışarı çıkmaya niyetliler. Saat henüz 19.30 civarı. İnternette biraz araştırma yaparak 2 saat sonrasına şehrin en iyi fondü mekanına rezervasyon yapıyoruz. Ben öncesinde gidip şişe açacağını değiştirmeliyim. Otelin önünde buluşuruz sonra.

Hediyelik eşya dükkanı bu kez biraz kalabalık. Elimdeki kırık parçayı diğer müşteriler görmesin diye alışverişlerini bitirip gitmelerini bekliyorum. Kenarda mahzun bekleyişimi enteresan bulmuş olacak ki, uzun boylu yakışıklı bir adam yanıma yaklaşıp bir şeyler söylüyor. Tabi ki hiçbir şey anlamıyorum. O an daha önce yeterince İspanyolca çalışmadığım için kendi kendime hayıflanıyorum. Sadece gülümsüyorum. Yanaklarım muhtemelen pembe.

“Nasıl yardımcı olabilirim?” diye soruyor üstelik aksansız bir İngilizceyle.

Gülüşüm sanırım sırıtışa dönüyor. Aptal görünüyor olmalıyım. Arjantin’de çekici bulduğum ilk erkek karşımda ve İngilizcesi müthiş. Çantamdan iki şişe şarap çıkarıyorum. Bir tanesinin mantarına hala kırılan açacağın yarısı saplı durumda. Diğeri ise eskisinin yerine alacağım açacağın sağlamlığını test etmek için geldi onca yolu. Onca yol dediysem 2 blok. Gördüğüm her şehir ve kasabada şehir düzenlemesi o kadar iyi ki bütün adresler bloklarla tarif edilebiliyor. 5 blok şu yöne git, sonra sola dön 3 blok git. Kaybolmak zor burda. Aynısını Türkiye’de uygulamak en azından artık imkansız.

10572266_10153090493887589_2698617204220886017_o

Konuyu dağıtmayayım. Yakışıklıya durumu açıklıyorum kısaca. Benim rica etmeme kalmadan o değiştiriyor açacağı. Hatta kırılan parçayı da çıkarıyor büyük bir ustalıkla ama ben çoktan ilk denemede parçalamışım mantarı. Bu durumda içmemiz lazım bunu, diyor. Hiç reddeder miyim? Ağzı açık şişeyi çantama koyamam, elimde taşırsam da garip olur. Kesinlikle bu nedenlerden dolayı kabul ediyor, kinayenin dibine vuruyorum. Tercihen onun dükkanının dışında olalım isterdim ama buna da razı oluruz.

Hemen arkadaki küçük bölmeye gidip 2 dakika sonra büyük bir parça peynirle geri dönüyor. Meğer o gün dükkana bir peynir satıcısı gelmiş ve kendi yaptığı ürünleri satıyormuş. O da almış biraz. Tesadüf bu ya, şarap da akşamına geldi kendi ayağıyla.

Yanımızda başkaları da var ama ben şahsen kimseyi görmüyorum. Muhabbet sanki sadece ikimiz arasında. İngilizcesinin nasıl bu kadar iyi olduğunu soruyorum. Meğer yarı İtalyan, yarı Arjantinli arkadaşımız Amerika’da yaşamış uzun süre ve sadece 4 yıl önce yerleşmiş bu küçük kasabaya. O zamanlar şimdikinden daha küçükmüş. Neden mi buraya yerleşmiş? Aşık olup evlendiği için. Karısının ve çocuklarının fotoğraflarını gösteriyor facebooktan. Reklamlardaki aileler gibiler. Her birinin gülüşü ayrı bir cennet. İşte o an haliyle restoran rezervasyonumuz aklıma geliyor. Yoksa eminim unutup gitmiştim. Ayaklarım yere, aklım dünyaya dönüyor evli olduğunu öğrenince. Şarabın yarısı hala dolu hem de Salentein olan şişe. Hiç hoş olmadı bu. Derin bir ah çekip, gitmem lazım diyorum. Kalmamalı daha fazla.

Otelin önünde beni beklerken buluyorum diğerlerini. Neyse ki yeni inmişler odalarından aşağı. Taksiyle karanlık caddelerden geçerek bir evin önünde duruyoruz. Chez Felippe. Şöminede odunlar yanıyor, içerisi sıcacık. Restorana çevrilmiş bir evin salonunda bulunan 6 küçük masadan birindeyiz. Hepsi dolu. Neden sadece rezervasyonla çalıştıkları belli oldu. Peçeteler dantelli kumaşlardan ve ütülü. Ekmekler ev yapımı. Abartısız bir dekor, samimi bir hava. Leziz de ötesi bir fondü. Eşliğinde elbette yine güzel bir şarap. Bu kez beyaz. Hep içiyoruz ama asla çok içmiyoruz.

Yan masada 2 çocuklu çekirdek bir aile var, 4 kişiler yani, hani belki zorlanırsınız dedim hesaplarken. Hollanda’dan gelmişler. Tesadüfe bak ki David de Amsterdam’da çalışıyor. Sonra meslekler soruluyor. Sonra hangi şirket için çalıştıkları derken öğreniyoruz ki David’in eski patronu diğerinin şimdiki patronuymuş. David ayrılırken beraberinde 15 kişilik bir ekibi götürmüş yeni şirketine, o yüzden konuyu değiştirmeyi yeğliyorlar. Arjantin’in güneyinde Patagonia’nın ücra bir köşesinde yan yana denk gelmeleri belli ki ikisini de şaşkına çeviriyor. İleride anlatıldığı zaman şu an verdiği hissi vermeyecek kadar etkileyici tesadüflerden biri bu, diyor David. Herkes hemfikir.

10506873_10153090435472589_5530017891289953812_o 10519181_10153090435482589_2202987817017223932_o

Çocuklara bakarken David’e dönüp neden bir ailesi olmadığını soruyorum. Belki var da bilmiyor muyum acaba?

“Bu kadar zamanı birlikte geçirdikten sonra senle artık özel konuları paylaşabilirim sanırım”, diyor David. “Ben eşcinselim.”

Şimdi gir masanın altına Funda ve bir daha da çıkama, e mi! Ne sorarsın üstüne vazife olmayan şeyleri!

Taksiyle otele dönüyor ve yine çok geç olduğu için şarabı içemeden uykuya dalıyoruz. Lapa lapa kar yağıyor ertesi sabah. Biz otelden çıkana dek her yer bembeyaz oluyor. Soğuğa rağmen dışarı çıkıyoruz, vakit sınırlı. Görebileceğimiz her yeri görmeliyiz. Yarım saat mesafede bulunan Llao Llao diye minicik bir kasabaya gidiyoruz. Karda yürüyor, kar topu oynuyor, göl kenarında fotoğraf çekiyor ve yine tesadüfen de olsa şansımıza çok güzel bir restoranda yemek yiyoruz. Bokado idi sanırım adı. Mezeleriyle ünlü. Set menü halinde sunuyorlar mezelerini. Her menü dünyanın bir bölgesini temsil ediyor. Tapas Orientes vardı mesela bizimkilere benzeyen çeşitlerle dolu. Fava,humus, patlıcan ezme vs… Bu arada hazır kar pantolonum da üstümde diye yemekleri beklerken restoranın arka bahçesinde ayak basılmamış karlara yatıyor, gökyüzüne doğru ağzımı açıp yağan koca taneleri çocukluğumla birlikte yakalamaya çalışıyorum.

Günün kalanında şansımız yaver gitmiyor. Kar sağnak yağışa çeviriyor ve bırak otobüsü, yoldan bir tane bile araba geçmiyor. Yarımada burası, o yüzden alternatif yol yok. Mümkün olsa taksi çağıracağız ama hangi numarayı çevireceğimizi bile bilmiyoruz. Çevirmek dedim, neyi çevireceksem… Restorana dönebiliriz ama 300m mesafede. Yağış çok şiddetli. Durakta bizimle birlikte bekleyen 15 kişi daha var. Sanırım o an herkes birbirine güvenip bekemeye devam ediyor.

Bir buçuk saat soğukta donduktan sonra restorana dönüyoruz ve öğreniyoruz ki köye gelen yolda bir kaza olduğundan dolayı bir saatliğine yolu trafiğe tamamen kapatmışlar. 15 dk sonra gelen ilk otobüse biniyoruz.

O soğuğun ve yorgunluğun üzerine bir de akşam yemeği için oteleden çıkmamaya karar veriyorum. Odadaki şarap bu akşam bitecek. Bitiyor da.
10548740_10153090553687589_3057905763719847198_o 10623517_10153090553677589_1089267315074249168_o

Ertesi sabah kahvaltıda vedalaşıyoruz süper ikiliyle. Onlar iki gün daha kalıp ülkelerine dönecek, ben de soğuktan dolayı daha fazla güneye inemeyeceğim için yavaş yavaş kuzeye geri gideceğim. İlk fırsatta Kapadokya’da tekrar görüşeceğiz zaten, ona şüphe yok.

Akşam üzeri olan otobüsümden önce son kez göl kenarında yürüyor, güzel bir restoranda yine ve yine beyaz şarap eşliğinde gölden taze bir balık yiyor ve hediyelik eşya dükkanlarında dolaşıyorum. Bazı dükkanlara ikinci kez girdiğimi fark ediyorum ama İtalyanın dükkanını özellikle atlıyorum. Gel gör ki kör talih yakamı bırakmıyor; dağlık bir kasabayı terk etmeden önce yapılacak en iyi şey için bir çikolata dükkanına girdiğimde karşıma çıkıyor. Sıcak çikolatam fazla sıcak, sadece bir-iki yudumdan sonra hesabı istiyorum. Burdan çok fena metafor çıkartırdım da vakit yok. Otobüs saatine az kaldı.

1500845_10153090609142589_7075622981570167734_o 10443279_10153090609127589_3604569686696472837_o 10550150_10153090609137589_3946657701652768425_o 10604734_10153090609147589_1677356309516966217_o

Otobüste önümdeki sırada çok şirin bir kız çocuğu var. Kelimeleri kullanmadan oynayabileyeceğimiz her oyunu deneyip birbirimize gülüyoruz. Sonra bir şeyler anlatmaya başlıyor ama özellikle rica etmeme rağmen yavaş konuşmadığı için anlamakta zorlanıyorum ve boş bakışlarım ona hep kahkaha attırıyor. Hiçbir şey anlamıyorsun değil mi? Deyip dalga geçiyor bir de arsız. Otobüsten inmeden önce enteresan bir şekilde bu kez yavaşça “sen benim arkadaşımsın artık, tamam mı?” diyor. Onaylıyorum. Babasına koşup benden bahsediyor mutlulukla, Türk bir arkadaşı var şimdi. Tam da o an fotoğrafını çekmediğimi fark edip hayıflanıyorum.

Sıradaki durak San Martin de Los Andes diye yine göl kenarında şirin bir kasaba. Burası da Bariloche gibi bir kayak merkezi lakin burda da kayak yapmayacağım, tatildeyken herhangi bir kemiğimi kırma riskini göze alamam.

Bu kez otelde kalmıyorum. Couchsurfing sırası. Ev sahibem Arjantinliden çok uzakdoğluya benzeyen şirin minik bir hatun. Minik dediysem yaşça değil. Buenos Aires’te hukuk okuyan 19 yaşında bir kızı var, Faty. Kapıyı bana o açıyor, tatildeymiş. Andrea’nın couchsurfing üzerinden ilk misafiri benim. İngilizcesini geliştirmek için karar vermiş bunu yapmaya. İyi fikir. Ben de İspanyolcamı geliştirmek için başlamıştım ama ana dili İspanyolca olan tek misafirimin İngilizcesi benimkinden daha iyi olunca hiç İspanyolca konuşmamıştık.

2 yatak odalı küçücük bir evde tek başına yaşıyor. Estetik doktoru ve kendine ait bir SPA’sı var. Eski kocası da ortağı. Belli ki iş ve aşkı karıştırmamayı becemişler diye sanıyorum o an ama çok yanılıyorum. Her gün o eve o eski koca mutlaka geliyor. Hala seviyorlar birbirlerini. Adam homeopati doktoru, uzun boylu, yakışıklı, akıllı, ilgili ve daha da önemlisi hala seviyor ve istiyor. Dayanamayıp soruyorum, böyle bir adamı nasıl bıraktığını. Aldatmış meğerse. SPA’ya gelen müşterilerden kendini koruyamıyormuş!!

“Çok yakışıklı ve hatunlar benm orda olmama rağmen ona asılıyorlar. Alan.. Elde etmesi kolay bir adam. Daha fazla dayanamadım.”

Anlaması kolay hazmetmesi zor durumlardan.

1970927_10203687643139899_662474281_n

Ertesi gün Andrea işe gittikten 2 saat sonra ben de emaillerimi bitiriyorum ve Faty ile göl kenarında yürüyüşe çıkıyoruz. Dönüşte beni annesinin iş yerine bırakıyor. Önce bir dükkana gidip kocaman bir fanus alıyoruz. Taku diye bir arkadaşı taşımada bize yardım ediyor. Fanus Türkiye’den Sivas-Kangal’dan sipariş ettiği minik balıklar içinmiş. İşinde kullanacakmış. Baya da popülermiş burada. Türk kızı ve Türk balıkları aynı gün geliyor, tesadüfe bak. Bahsi geçen balıklar hakkında zerre fikrim olmamasını cahilliğime veriyor, konuyu kapatıyorum. Sonra birlikte alışveriş yapıp eve dönüyoruz. San Martin Los Andes’te 3 gün daha kalıyorum ama bir daha dışarı çıkamıyorum. Sağanak yağmur ayrıldığım güne dek hiç durmuyor.

Tavuk külbastı ve sebzeli bulgur hazırlıyorum ev ahaline. Bulgur bildiğimiz bulgur değil, tatlı bir tadı var. Seyahat öncesi evimde pişirdiğim Hitit bulguru gibi tadı. Yanında şarap, yine şarap. Hep şarap. Asıl şimdi lazım şarap.

Türk yemeğinin varlığını bahane eden Alan da geliyor yemeğe. Dedim ya hep orda. Herkes ikişer porsiyon yiyor. Doyurmanın hazzı…

10559815_10153053285037589_9138626452428537172_n

Ertesi sabah altı civarı Andrea’nın Neuquen şehrindeki iş arkadaşı Monica geliyor. İki gün kalıp müşterileriyle seanslarını bitirecek ve sonra o, ben ve Andrea Neuquen’e gideceğiz. Benim niyetim ordan her şeyin merkezi olan Buenos Aires’e uçmak. Ordan istediğim yere uçabilirim. Artık mecbur kalmadıkça otobüse binmek yok. Kesinlikle yok.

Öğle yemeği için kocaman biftek parçaları pişiyor fırında. Ben de yanına herhalde 10 kişiyi doyuracak bir salata hazırlıyorum. Sos olarak da değişik tatları özlediğimden yaratıcı takılmaya karar verip bir kavanoza sarımsaklı mayonez, krem peyir, zeytin yağı, baharat, limon suyu ve tuzu karıştırıp çalkalıyorum. Et kalıyor ama salata kalmıyor. Ben yiyorum hepsini çünkü.

Monica komik bir kadın. İngilizcesi sıfır ama ısrarla bir şeyler anlatıp sonra kendine gülüyor. Yağmurdan dolayı evden çıkamıyorum. Akşam parti varmış, yorulmayayım deyip bütün gün kalan seyahatimi planlıyorum. Plansız seyahat yormuş zaten beni yeterince. Bütün uçak biletlerimi o gün alıyorum. Neuquen’den Buenos Aires’e, ordan Tucuman’a, ordan Salta’ya kısa bir otobüs yolculuğu, ordan Iguazu’ya uçuş, sonra da geri Buenos Aires’e. Bu şehirlerin her birinin arasında 20 saatlik otobüs yolculuğu alternatifi var. Aman kalsın.

Partiye 8 kişilik bir kadın grubu olarak gidiyoruz. Bir de Taku tabi. O da bizden artık. Faty ve ben hariç herkes orta yaşlı ve yine biz hariç herkes o kadar seksi giyinmiş ki gözlerime inanamıyorum. Andrea’nın üzerinde sırtı tamamen açık, göğüs dekolteli bir şey var, adını bilemedim şimdi. Kumaş diyelim. Daracık deri pantolon, sivri burunlu kalem topuk çizme… Dedim, şimdi anladım bana neden sıklıkla lezbiyen olup olmadığımın sorulmasını. Saçlar kısa ve bakımsız. Üniformam haline gelen kıyafetlerle ve pos bıyıkla seyahat ediyorum, naber?!

Ama bütün bunlara rağmen partide bir erkeği öpen tek hatun da benim. Yabancı olmanın avantajı mı dezavantajı mı bilemedim. Delikanlının biri o kadar ısrar ediyor ki… Türk bir kızı hiç öpmemişmiş. Boyu uzayacak sanki.

IMG_4666

Partide enteresan bir şey öğreniyorum. Türk kızların tercihi olduğundan dolayı yayılan bir şeymiş. Mekan sahibi milliyetimi öğrenince “I want a Turkish” (ben bir Türk istiyorum) deyip gülerek gidiyor. Ben tabi ne demek istediğini anlamıyorum. Meğer bahsettiği şey kadının erkeği sadece göğüslerini kullanarak boşaltmasıymış. Bekaretin mühim olduğu bir ülkenin kızından daha yaratıcı bir hareket beklenemez zaten, deyip geçiştiriyorum konuyu. O günden yaklaşık 2 hafta sonra da Arjantin’de Türk denildiği zaman sadece Türkiye değil, bütün Orta Doğu ülkelerinin anlaşıldığını öğreniyorum. Onlar için Faslı biri de Turco mesela. Bir de maço erkekler için sıfat olarak kullanıyorlar Turco’yu. Dünyanın yarısı Turcos! Gelişmekte olan ülkeler arasında olduğumuzdan biraz yırttık sanki biz. Üstelik Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne üye sanıyorlar. Üye olmayı bırak, konum olarak Avrupa’da bile olmadığımızı söylemem herkesi şaşırtıyor.

Bardan ayrılmadan önce adet yerini bulsun diye gruptaki herkese Jagermeister ısmarlıyorum. Bardaki tek shot içecek bu ve menüde de yer almadığı için kimse bilmiyor. Alışkın olmadıkları için de bazıları kafayı buluyor. Aralarından biri eve bile dönemediğinden yakınlarda oturan kızının evinde uyuyor. İstifra ettikten sonra tabi. Bardan ayrılırken Taku arkamdan bildiği tek İngilizce cümleyle sesleniyor: “Funda, don’t go!” (Gitme!)

Jagerrr...
Jagerrr…

Faty eve sabah 7’de döndüğü için öğleden sonraya kadar uyuyor. Sonra da birlikte film izliyoruz. Funny People. İkimiz de seviyoruz filmi. Adam Sandler’ı dram filmlerinde daha başarılı buluyorum zaten. Reign Over Me vardır mesela, muhteşem.

Faty İngilizcesinin kötü olduğunu düşünerek fazla konuşmuyor. Yine de davet ediyor beni Buenos Aires’teki evine. “Bende kalabilirsin.” İlk yılı olmasına rağmen o da annesi gibi küçük, şehre uzak bir evde yalnız yaşıyormuş. Neden kirayı paylaşıp hem daha büyük hem de daha güzel bir evde yaşamıyorsun, diye soruyorum.

“Ben de böyle düşünüyordum ama yalnız yaşamaya başladıktan sonra gerçek benle tanıştım ve ondan ayrılmak istemiyorum.” dedi. Gramer hatası dahi doğru olan cümle bu.

Dışarıdan empanada siparişi veriyoruz o akşam yemeği için. Empanada bol malzemeli poğaçaya benziyor. Lezzetli olmayanına pek rastlamadım. Bir kez, belki.

Sonra yolculuk hazırlığı. Doğru dürüst göremeden ayrıldığım bir yer daha. Ama internetten fotoğraflarına baktım, yazın daha güzelmiş. Çok şey kaçırmıyorum o an.

Sonbaharda...
Sonbaharda…
İlkbaharda...
İlkbaharda…

Soğuk havada yarımadada mahsur kaldığımız günden kalmış olsa gerek, şifayı kapmışım. Yolculuk öncesi aksırıp durdum. Andrea’nın verdiği bir ilacı içtim ne olduğunu bile sormadan. Koltuğu geriye yasladım, gözlerimi kapattım ve uzun zamandır ilk defa hiç uyanmadan bir yolculuğu bitirdim. Bir an iki gün önce aldığım uçak biletleri için üzüldüm hatta. Ama bütün otobüslerin bu kadar rahat olacağının garantisi yoktu elbette.

Monica’nın iş yerine varır varmaz biraz gecikmeyle de olsa blgisayarımı açıp kendi mesaime başladım. SPA’nın ilk müşterisi saat 10’da geldi. İşlem liposuction. Ben artık gideyim. Beni ağırlayacak bir sonraki kişi yine bir kız, Natalia. Bana macera dolu bir haftasonu yaşatacak. Geç kalmayayım.

Posted in

Yorum bırakın