İspanyolcayı mümkün değil geliştiremeyeceğim bu gidişle. Büyük şehirlerden uzaklaştıkça daha da zor gelmeye başladı insanları anlamak. Ürgüplü sohbete “N’ördün ba’am?” diye başlayınca turist istediği kadar sözlüğe baksın, bulamaz aradığını. Bendeki durum da herhalde öyle bişi sanırım. Yine de derdimi daha hızlı anlatabilmeye başladım. Eskisi kadar duraksamıyorum bir cümle kurarken. Cevaplar yavaş verilirse işim kolay. Ama değilse… Altyazısız Fransız filmi bildiğin.
Bir de beden dili konusu var. Evrensel oluşu o kadar muhteşem bir şey ki… Yaramazca düşünceler gelmesin aklınıza. Yüz ifaden, bakışların, yaydığın enerji her şeyiyle bir bütün olarak anlatıyor seni karşındakine; elbette karşındakini de sana. Bundan bahsediyorum. Şimdilik… Dil öğrenme konusunu takmayı bıraktım bir süre önce. Derdini anlatabiliyor musun… Kafi! Kimin umrunda dünyanın üçte birinin bu dili konuşuyor olması. Git de Sanskritçe ya da Lazca gibi ölmek üzere olan bir dili öğren, en azından işe yararsın belki bir gün. Kimbilir ne kaynaklar ne türküler vardır o dillerde henüz yaşayacak dillere çevrilmemiş olan. Bu dil konusu uzun ve fikirler her zamanki gibi değişken. Geçelim.
Villa Carlos Paz’da kalmışım en son. Pek kaldım demeyeyim zira 24 saati biraz geçmişti ki ayrıldım ordan. Güzel kasaba, orasına laf yok da pek bi sıkıcıydı benim için. Gezmeye ara verdim orda. CS’den ev sahibim olan Felipe’nin evinin yakınlarında ılık bir olimpik havuz olduğunu duyunca yürümek yerine yüzmeyi tercih ettim. Yüzdüm, yüzdüm, sıkıldım, yüzdüm, yine sıkıldım, biraz daha yüzdüm ve nihayet çıktım havuzdan; sonra yine yürüdüm sokaklarda.
Cordoba’dan sonra kesinlikle daha iç açıcı bir manzara vardı karşımda. Neredeyse bütün evler geniş ve bahçeli; bahçelerde safkan güzel köpekler zincirsiz. Belli ki burda köpekler çalınmıyor. Evlerde çitlerden, demir parmaklıklardan eser yok. Hava güzel, biraz bulutlu… Hoş bir günbatımını vaad ediyor filan. Günlerden Cuma, dolayısıyla ertesi gün sabah 4’te uyanmam gerekmiyor iş için. Felipe işten dönünce göl kenarında çimlerde piknik yapacağız. Sonra ben Cordoba’ya geri döneceğim çünkü Matias ile (Cordoba CS grubundan) ertesi sabah erkenden şehirden 1 saat uzaklıkta bir Milli Park’a gideceğiz hiking için ve muhtemelen sağlam ter atacağız. Her şey yerli yerinde, ruhum sakin dinleniyor.
Villa Carlos Paz, Cordoba’dan sadece 20 dk uzaklıkta popüler bir tatil kasabası. Gölde yüzülüyor mu bilmiyorum ama yazın ya da tüm yıl sadece haftasonu buradaki müstakil evler kiralanıyor. İstanbul’daki adalarda olduğu gibi. Bana mutlaka gitmem gerektiği söylendi. Göl manzarası, evler, göl kenarında yürüyüş keyifli ama beni buraya sadece gölde kano yapma fikri geri getirebilir. Kano yapmaya bayılıyorum. En son Kekova-Üçağız’da kendimi koyun ortasında sağımdan solumdan tekneler geçerken devrileceğim diye soğuk terler atarken bulmuştum. Sonra geri binmeye uğraş dur. Olsun, yine giderim, yine yaparım.

Akşam Felipe gelip beni evden alıyor, göl kenarına doğru inerken yolda bir arkadaşına rastlıyoruz ve onu da alıyoruz arabaya. Göle yaklaştık. Büyük bir kalabalık var öbek öbek toplanmış. Bir çocuğun doğum günü partisi var. Ufaklıklar koşuşuyor. Çimlerde gençler mate ya da bira içiyor. Salıncakta çocuklarını sallayan anneler dikkatimi çekiyor. Türkiye’de artık görmediğim bir manzara. İçim ısınıyor. Kitap okuyan birkaç çift, balık tutan 1-2 adam… Biraz trafik var, bizim gibi park yeri arayan araçlardan dolayı. Yine de boş yer bulmakta zorlanmıyoruz ama tam park edecekken arabadan enteresan sesler geliyor. Mecburen ve olabildiğince çabuk dönüyoruz şehrin merkezine . Çabuk dediysem sık sık bozulduğundan dolayı 20 dakikamızı alıyor. Arabayı acilen tamir ettirmek lazım çünkü ertesi gün 30 km uzaklıktaki işine giderken yolda kalmak Felipe için kötü olur. Binbir özürle beni otogara bırakıyor. Cordoba’ya gidecek bir sonraki otobüsün kalkmasına 2 dakika var. Bilet satan adam ‘Şimdi kalkacak’ diyor. Ben hala şaşkın. “Now ahora?!” diye soruyorum. Gülüşmeler… Evet, şimdi olan şimdi. Henüz tanışmış bile hissetmeden sarılarak vedalaşmak garip.
Yazmaya bir türlü fırsat bulamadığımdan o günden neredeyse üç hafta geçti ve detayları her gün biraz daha kaybediyorum. Aklımda kalanlar…
Felipe ailenin isyankar küçük oğlu. Hukuk okuyormuş ancak 7 yılda bitiremeyince okulu bırakmaya karar verip bir barda çalışmaya başlıyor. Bar kışın kapalı olduğundan, yazın dağılan masaları, sandalyeleri vs tamir ediyor. Annesiyle arası çok iyi ama babasıyla hiç geçinememiş. 18 yaşından önce ayrılmış evden. Şimdi 30 yaşında. Babası 2 yıl önce vefat ettikten sonra eve daha sık gider olmuş. Aslında benim geldiğim akşam hem benim için temiz nevresim getirmek üzere hem de ailesiyle yemek yemek için eve gitti. Bir de tabi ben rahat rahat tek başıma duş alayım diye.
Türkiye’yi karşılaştığım birçok insan gibi İran (gibi) sanıyor. Zaten ileride öyle olacağız gibi göründüğünden uzatmıyorum bu konuyu. Sadece benim gibi bağımsız kadınların da olduğunu söylüyorum, o kadar. İspanyolcamı geliştireyim diye bana art arda sorular soruyor ve cevaplarımı düzeltiyor. Ben elimde sözlük… O içinde sabır… Sağlam sabır hem de. İngilizce konuştuğum zaman duymazdan geliyor. Acı çekiyorum.
Carlos Paz – Cordoba otobüsünden indikten sonra plan Matias’ın evini bulmak. Yarım yamalak bi adres var elimde. Endişelenmiyorum çünkü telefondan haberleşiyoruz. Karşılayacak beni yakınlarda. Ama ne oluyor… Onun numarasının kayıtlı olduğu ikinci telefonum kapanıyor ve bir daha açılmıyor. Sağlam ders almanın yolunun kötü deneyimlerden geçmesi ironik. Yedek telefonu çalışıyor mu diye bakmadan getirirsen olacağı bu. Yaklaşık 20 dk bir mağazada oyalanıyor, nihayet kasiyere durumdan bahsediyor ve ondan yardım istiyorum. İnternetin şifresini veriyor, web üzerinden mesaj atıp yerimi iletiyor ve çaresizce bulunmayı bekliyorum. Niye panik yapıyorsam… Sanırsın cepte para, memlekette otel yok, ama o an gel de anlat bana bunu. Neyse ki mesajımın üstünden 30 saniye geçmeden Mati görünüyor. Yüzümdeki tebessümü muhtemelen çok şapşal bulmuştur. Ağırbaşlı bir tip. Çok konuşmuyor. Yazılımcıymış o da. İş arkadaşlarını ve ortamını çok seviyormuş. Benim de onlarla tanıştığım zaman anladığım kadarıyla çok iyi anlaşıyorlar. Yine de freelance çalışmaya başlayacağı günleri bekliyor.
Eve girer girmez müziği açıyor. Hem de her defasında. Yalnız yaşıyorsan evin sığınağın olur zamanla ve oraya döner dönmez hep yaptığın şey çok şey anlatır senin hakkında. Evin sessizliğine, hissettirdiği yalnızlığa; o boşlukta aklından geçen düşüncelere dayanamıyorsan TV ye ya da radyoya koşarsın. Ben mesela soyunurum. Hele vakitlerden kış ise kat kat kıyafetlere katlanamıyorum. Çoraplara hele… Sonra çıkardığım her şeyi ya kirliye atar ya da dolaba kaldırırım. Ortalıkta kalabalık sevmiyorum. Evimde fil koleksiyonum dışında işlevsel olmayan şey pek yok. Makyaj varsa yüzümde, onu da silerim. Sonra da aç değilsem bile mutfağa geçerim ve bir şeyler hazırlarım. Hep aynı şeyler… Burdan benim hakkımda da bişiler çıkartılabilir ama konu ben miyim? Değilim. Duyduğum kadarıyla genelde grunge, country, soul dinliyor. Evde elektro-gitar ve adını bilmediğim birkaç enstrüman var. Latin ezgilerini duymadığım tek ev burası. Sixto Rodriquez’in parçalarından birine denk gelip de şarkıya bayılınca “Bu kim?” diye soruyorum. Bana hikayesini de anlatıyor. Ben de size anlatacaktım ama Searching For Sugar Man filmini izlememiş olanlar için bir hayli spoiler vermiş olurum. Bu yüzden filmi izlemenizi tavsiye ediyorum. Ben de henüz izlemedim ama geçenlerde zevkine güvendiğim bir arkadaşım bu film için “Tam bir başyapıt” yorumunu yapmış. İlk fırsatta izleyeceğim. Filmin müziklerini neredeyse her gün dinliyorum, çok güzel parçalar var.
Bu arada yazdığım kadarcık bile kalmıyoruz evde. Çantamı bırakıyorum ve dışarı çıkıyoruz arkadaşlarıyla buluşmak üzere. Mati dahil hepsi 20lerinde buldukları her fırsatı eğlenceye çeviren tipler. Elbette yaşlarının gerektirdiği şekilde; alkol, dans, gece hayatı… Benim gelişim eğlencelerini ne bölüyor ne de değiştiriyor. Muhabbeti İngilizceye çevirmeyi deniyorlar ama bilmediğin bir dilde espiri yapamazsın ve muhabbetleri muhtemelen geyikten ibaret olduğundan uzun sürmüyor ana dillerine dönmeleri. Pizzamı ve biramı bitirdikten sonra eve kaçıyorum.Uzak olmamasına rağmen evi bulmam zaman alıyor. Yalnız döneceğimi düşünmediğimden dikkat etmemişim hangi sokaklardan geçtiğimize. Bu da bir ders mesela. O günden beri hep dikkat ediyorum geçtiğim yollara.
Mati’nin bana nevresim vermeye fırsatı olmadığından ve eve sabaha karşı geleceğinden onun yatağında uyumamı salık veriyor. O yüzden oteller dışında uyuduğum en rahat uykulardan birini uyuyorum ve gülümseyerek uyanıyorum. Cordoba “Günaydın!” dedi.
Planladığımız üzere kısa bir hazırlıktan sonra Güney Amerika akbabalarının bulunduğu milli parka gidiyoruz. Yanımızda mate ve birer sandviç var. Dağlara doğru 2 saatlik bir otobüs yolculuğu. Normalde bir saat olması gerekiyordu ama otobüs teklemeye başladığından hızlı gidemiyor. Bugünlerde motorlu araçlarla ilgili şansım bir garip. Aslında Matias’ın da arabası varmış ama o haftasonu serviste.
İndiğimizde gördüğüm tek şey uzun sarı otlar ve gözümün alabildiğine uzanan tepeler. Kapadokya’yı neden özlediğimi hatırlıyorum. Renk yok burda. Milli parkın girişine 2 km var. Başlıyoruz yürümeye. Hava sıcak. Nihayet milli parkın tabelasını görüyoruz.
Akıllı telefonlarımıza göre o gün toplamda 16 km yürümüş, tırmanmış, atlamış, zıplamışız. Oturmaya fırsat olmadı. Çok yoruldum ama çok da iyi geldi ter atmak. Arjantin’e geldiğimden beri doğru dürüst spor yapamıyorum. Kıyafetlerimden anladığım kadarıyla yaklaşık 5 kilo aldım 1 ayda. Halbuki ne zor vermiştim o hep fazladan olan 5 kiloyu. Zaten 5 kilo fazlam hep vardı, yine oldu bak.
Tanımadığın biriyle bütün bir günü hiç ayrılmadan geçirmek çok yorucu olabilir. Sürekli sohbet etme zorunluluğu, acaba sıkılıyor mu endişesi, şunu yapsam/istesem/sorsam ne düşünür kuruntusu… Şanslıyım ki bana hiçbirini hissettirmiyor. Asla çok konuşmuyor, konusu açılmadıkça soru sormuyor, gereksiz geyik yaparak komik olmaya çalışmıyor. Yürüyoruz birlikte sessizce. Yanımda hep sessizce benle yürüyecek birini istedim zaten. Bir günlüğüne buluyorum. Tadını çıkarmalı. Arada derin konuşmalara da dalıyoruz. Gün uzun ve ben onun hakkında çok şey öğreniyorum. O da benim hakkımda öğreniyor. Yüz yüze konuşmanın verdiği imkanla anlattıklarımızdan ziyade anlatırken neleri vurguladıklarımıza bakarak bunların üzerinden çıkarımlar yapabiliyoruz. Bu ayrıcalık karşındakini gerçekte olduğundan daha uzun süredir tanıdığın hissini yaratır hep.
Aralarda ona Türkçe müzikler dinletiyorum. Sözler dışında yabancılık çekmediğini söylüyor. Malum, müzik evrensel. Dinlediğim yabancı şarkılardan da en çok Hugo‘nun ‘99 Problems‘ yorumunu beğeniyor. Benim de şimdi tekrar dinleyesim geldi.
Günortasında yürümeye başladığımızdan seyir noktasına ancak 4 sularında varabiliyoruz. Upuzun bir kanyon. İçinden geçen küçük bir ırmak. Manzara o kadar matah değil ama kanyonun derinliği etkileyici. Maalesef hiç akbaba göremiyoruz. Aşağıdaki derenin yer yer genişlediği noktalar var. Akbabaların yazın yıkanmak için indiği yerlermiş oralar. Hatta aralarında hangisi en yaşlıysa onun yakınmasını bekliyor, sonra kendileri yıkanıyorlarmış.
O noktalardan birine inmek üzere tekrar yürümeye başlıyoruz ama park görevlilerinden biri tarafından engelleniyoruz. Saat olmuş 5. Yakında hava kararacak ve karanlıkta dönemeyeceğimiz için geçişimize izin verilmiyor. Engelleniyor olmanın verdiği bir keyifle sık karşılaşılmaz. O gün benim günüm. O kadar yorgunum ki… Ayakkabılarım vurmuş. Topallayarak ilerliyorum. Olduğumuz yerden itibaren zaten 8 km yol var geri yürünecek. Bir de aşağı inersek 4-5 km eklenecek. Biraz buruk halde geri dönüyoruz. Giriş-çıkış noktasında ziyaretçiler için bir tanıtım ofisi var. Tuvalete girmeliyim. Bir de acilen şu içmeliyim. Musluğu açıp ağzımı avuçlarıma dolan suya dayıyorum. Hem de defalarca. Hayatımda içtiğim en lezzetli sulardan biri bu. Dağlardan geliyormuş kaynağı. Doyamadım gitti o suya. Türk yanım ‘keşke yanına boş şişe alsaydın’ diye hayıflanıyor. Boşuna Türk doğmamışım.
Dönüş otobüsü tam 95 dk gecikiyor. Hesapladım, evet. Meğer gelecek olan otobüs bizi götürenle aynı otobüsmüş ve bozulmuş yolda. Oysa evde bizi bekleyen bir mangal partisi var. Varmamız saat onu buluyor. Yolda soruyorum.
“Sen evde yoksun. Nasıl olacak ev sahibi olmadan?”
“Anahtar var onlarda, biz gidene dek her şey hazır olur” Kapıyı çalmadan girme konusundaki rahatlığının nerden geldiği belli oluyor.Hayır, rahatsız olmadım.
Haklı. Eve girdiğimizde parti başlamış çoktan. Ortam kalabalık. Ertesi gün Día del Amigo (Arkadaşlar Günü). Tarihçeyi soruyorum, insanın aya ilk kez aya bastığı günle alakalı olduğunu söylüyorlar. İnsanların radyo ya da ekran başına kilitlenip o anı hep beraber izledikleri gün. Sevdiklerini o özel anda yanlarında istedikleri… Bu arada google amcaya göre o olay 20 Temmuz’da gerçekleşmiş, 30’unda değil ama bunu paylaşıp pislik yapmıyorum. Evet, kibarım.
Mangal ateşinde tek parça halde pişen 2 kg et! 3 de olabilir pekala. İşin sırrını bu ülkeden ayrılmadan öğrenmem lazım. Yanında sadece basit bir salata ve kırmızı şarap. Masa hem fakir hem zengin. Bizde olsa salata ve mezeyle doyar, eti de yemiş olmak için yerdik. Burda öyle değil. Nasılını anlatırsam acıkırsınız, ayıp olur.
Bana Türkiye’de dans kulüplerinde hangi parçalar eşliğinde dans ettiğimizi soruyorlar. Cevap veremiyorum. Tarkan’dan mı bahsetsem acaba. Cahillik diz boyu. Alınan ders: Yurtdışına çıkmadan önce ülkenin müziklerinden tanıtılması en uygun olan örneklerden bir liste hazırla. Hatta o müziklerden biri eşliğinde göstereceğin Kapadokya fotoğraflarını düzenle. İnternet her yerde yeterince hızlı değil. Her istediğinde bulamıyorsun her aradığını. Hazırlıklı olmalı. Aklıma Can Atilla’dan Gül Bahçesi geldi. Onu dinletiyorum ama Türk müziği sayılıp sayılmadığından emin değilim.
Evdeki parti gece 1-2 gibi bitmesine bitiyor da dışarıdan gelen seslere bakılırsa Cordoba yeni başlıyor asıl partiye. Saçlar düzeltiliyor, dansa gidilecek. Kızlar bekliyor. Tam yarım saat uğraşıyorlar beni de dans kulübüne gitmeye ikna etmek için. Termal pantolonum ve yürüyüş botlarımla mümkün değil götüremezler beni benim dışımdaki her hatunun seksi giyindiği bir partiye. Lezbiyen sanacaklar beni. Zaten bir aydır Ürgüp’teki outdoor mağazasının reklam panosu gibi geziyorum. “O zaman zorla götürürüz” diyerek kucaklıyor birisi beni, diğerleri yardımda. Ama yine de gitmiyorum. Çılgınlığımın sınırları içerisinde değil bu kadarı. Saat olmuş sabahın ikisi. Ölüyorum yorgunluktan. Bilmediğim bir şehir. Eve sabah 7 de dönülecek ve yanımdakiler çoktan fazla içkili. Güvenebileceğim biri lazım. Mümkün değil, olmaz.
Gitmediğime biraz pişman oluyorum çünkü tüm şehir dışarıda parti verdiğinden pencereler kapalı olmasına rağmen uyutmuyor sesler. Bu ülkeye pvc gelmemiş. Sabah altıda sesler zirveye ulaşıyor, malum barlardan çıkış vakti. Korna sesleri, muhtemelen arkadaşlık üzerine atılan sloganlar… Her cuma ve cumartesi böyle sonlanıyormuş meğerse. Çıkarılacak ders: Cordoba’da merkezde kalıyorsan odan ana caddeye bakmasın.
Ertesi gün öğleden sonra Sarmiento Park’ta yürüyoruz. Şehrin göbeğinde kocaman yemyeşil bir alan. Ağaçlar kesilmiyor burda. Henüz değil. İçinde birkaç tane müze bile var. Bazıları ücretsiz. Bir tanesinde ünlü bale ve operalarda kullanılan kıyafetler sergileniyor. Dışarıdan bakınca müze olduğu bile belli olmasa da içine girince binayı seviyorum. O değil de müzenin adını unuttum ama bütün müzeler birbirine yakın zaten. Bu arada gitmeden önce hangi müze hangi günler ve saatlerde açık kontrol etmeli. Yoksa benim gibi kapıda kalırsınız .
Akşam yine mangal partisi. Bu kez diğer elemanlardan birinin evinde. Bu kez aile evi. Anne var, sevgili var, hatta bebek bile var… Evlilik dışı. Arjantin’de bekar bir anneysen bebek için verilen ödeneğin yanı sıra bir de yalnız anne olduğun için verilen para yüzünden sanırım kimse evlenmiyor ülkede.
Eve girdiğimde mutfakta salata hazırlayan güzel bir hatun görüyorum. Ben yaşlarda, hafif tombulca. Anne o olmalı. Yanında kaynana. Ama bizim kaynanalar gibi değil. Biraz sosyetik. Arka balkona sigara içmeye çağırıyor beni. Reddediyorum. Halbuki sigaradan ziyade muhabbet teklifi o, anı paylaşma teklifi. Bazen çok saf oluyorum
Sıcak bir ortam. Ailemsi… Bana, arkadaşlar seçtiğin ailendir, sözünü hatırlatıyor. Bebek Mati’nin kucağında. 10 gündür görmediğinden çok özlemiş. Sonra bebeği ben alıyorum kucağıma ve bırakmıyorum uzun süre. İkide bir yanıma gelen ufak tefek bir hatun var. Az bir İngilizceyle, yorulursam bebeği ona verebileceğimi söylüyor. Bebek huysuzlanana dek vermiyorum. Kucağımda hoplatıyor, zıplatıyor, gülsün diye şebeklik ediyorum. Mati bir ara yanıma geliyor, bebeğin babası bize bakıyor ve muhtemelen pislik olsun diye “sizin bebeğiniz olabilirdi o” diyor. Ben de altta kalır mıyım hiç, “bizimki kız olacak ve seninkinin aklını alacak” diyorum. Facundo (baba olan arkadaş) sevinç çığlığı eşliğinde “Hey, Türkiye’de düğün yapacağız” diyor. Gülüşmeler…
Minik dudaklarını büzmeye başlayınca ufak tefek dediğim şirin hatun gelip bebeği alıyor ve koltuğa kurulup memelerinden birini çıkarıp bebeği emzirmeye başlıyor. İlk kez gördüğüm bir şey olmamasına rağmen erkeklerin tepkilerini görmek için onlara bakıyorum. Görecek bir şey yok çünkü tepki yok. Arjantin’deyim. Bu arada meğer anne oymuş. Kendimi bazen çok güldürüyorum.
Evlere dağılmadan önce cüzdanlar çıkarılıyor ve masraflar için birbirlerine para vermeye başlıyorlar. Kim neye ne kadar ödediyse bir kağıda yazılıyor, toplanıyor ve kişi sayısına bölünüyor. Benim getirdiğim şarabın da fiyatını soruyorlar. Bir Türk olarak bu durumun bana uymadığını ve ilk kez davet edilen misafirin hediyesi kavramını açıklıyorum. Benden para almayı da kabul etmiyorlar. Salonda köşede gördüğüm en büyük kumbara var. Üzerinde ‘Felipe’nin Üniversitesi için’ yazıyor. Benim payımı oraya atmak istiyorum, ona da izin yok.
Pazartesi sabah emaillerimi hallettikten sonra Luis’i arıyorum ve yakınlarda nereye gidebilirim öğleden sonra diye soruyorum. Sabah 4’te uyandığım için evde kalırsam geri uyuyacağım, kesin çıkmam lazım. Che’nin yaşadığı ve hatta onun adına bir müze bulunan Alta Gracia’yı öneriyor. 2 dakikada bir sürü şey sıralıyor kasabayla ilgili. Rehberim sen olmalısın orda, diye espiri yapıyorum. Bir an duraksayıp 5 dakika sonra bana döneceğini söylüyor. Geri aradığında beni oraya kendisi götürmeyi teklif ediyor. Hayatta hayır demem.
Spontan gelişen keyifli bir gün. Ama ara ara konuşacak konu bulmakta zorlanıyoruz. Muhtemelen ikimiz de diğerinin sıkılıp sıkılmadığı konusunda endişeli. Luis bir noktada şöyle bir şey söylüyor:
“İşte tam da şu an mate içiyor olmalıydık. Çünkü böyle anlarda yapılacak en iyi şey birlikte bir mate paylaşmaktır. Konuşmaya ihtiyaç duymazsın çünkü bir şeyler paylaşıyorsundur”
Kendi arkadaşlarımı düşünüyorum ve şuna karar veriyorum: Bizim mateye ihtiyacımız yok!
Bu arada mate anladığım kadarıyla Arjantin’in yeşil çayı. Enerji veriyormuş içince. Metabolizmayı hızlandırıyor. Mate içerek zayıflayın diye bir yazıya denk gelmiştim perhizdeyken. Tadı bence güzel, deneyin derim. Mateyi demledikleri kaptan bir tür pipet ile sırayla içiyorlar. Tek kap tek pipet. İsimlerini bilmiyorum, öğrenirsem paylaşırım.
Luis dindar biri. Meryem Ana Kilisesine gittiğimizde rahatça dua edebilsin diye bahçede dolaşmaya çıkıyorum. Ağaçlar çok yaşlı ve hala özenle bakılıyor. Ülkemi hatırlatıyor. Ülkem dedim. Arjantin’e gelene dek benimsediğimin farkında bile değildim. Bu konu derin. Pek de sıkıcı. Belki sonra girerim yine. Öğle yemeği için restoran arıyoruz. Uzun sürüyor ama seçici olduğumuzdan değil. Açık olsun kafi. Bu ülkede büyük şehirler hariç her yerde öğlen 12-16 arası tüm dükkanlar ve restoranlar kapalı. Saatler şehre göre değişken olabiliyor. Nihayet şirin bir yer buluyor ve şansımıza çok lezzetli şeyler yiyoruz. Sonra Cordoba’ya dönüş. Che’nin müzesine gidesim ya da alışveriş yapasım yok. 2 kilise ziyareti, uzun bir yürüyüş, şehre tepeden bakan bir noktada matenin yokluğunun muhabbeti ve güzel bir yemek kafi.
“Are you happy to find me here again?” (Beni yine burada bulduğuna memnun musun?”)
Mati Pazartesi akşam işten döndüğünde ona sorduğum soru bu. Cevabı kahkahası. Bu cümle devrik mi emin değilim ama biz devriliyoruz. Önceki günün yorgunluğu hala üzerimizde. Film izleme vakti. Arşivim geniş ama onun ne tür filmler sevdiğini bilmediğimden soruyorum:
“Bana favori filmini söyle ki ona göre bir film seçeyim şimdi izlemek için.”
“Into The Wild” Olmadı şimdi bak. O film gibisi yok ki.
“Bu pek yardımcı olmadı. Bana ikinci en favori filmini söyle.”
“Into The Wild!”
Arsız ama şirin bakışlar, bakışmalar… Filmi ben seçiyorum. True Grit. Yere paralel haldeyken izlediğim filmlerinin çoğunda olduğu gibi bu kez de ilk 15 dakika içinde ama bu kez Cordoba’daki son uykuma dalıyorum.
Ertesi günü ziyan sayıyorum çünkü sandığımn aksine Cordoba-Mendoza arasındaki mesafe araçla 6-7 saatmiş ama otobüsle 11 saat. En iyisi gece yolculuğu ya da kısa bir uçuş olurdu ama akılsız başın cezasını ayaklar çeker. Mendoza’da şarap bağlarının olduğu bölgede en iyi olduğu söylenen Salentein’e rezervasyon yaptırmışım ama 120 km kadar şehir dışında olduğundan oraya giden son araca yetişemiyorum. Şehrin merkezinde küçük bir otelde kalıyor ve ertesi öğlen emaillerimi bitirdikten sonra Salentein’e gitmek üzere otelden çıkışımı yapıyorum. O sırada Mendoza CS grubundan olan Alejandro diye birinden mesaj geliyor. Profilimi incelemiş ve enteresan bulmuş. Tanışmak istiyor. Ben de Salentein’e gitmek üzere olduğumu ama 1-2 saat erteleyip onla kahve içebileceğimi söylüyorum. CS’nin olayı biraz da bu zaten. İlla evinde kalmak zorunda değilsin. Otelde kalırsın ma CS meetinglerine gider lokal insanlarla tanışırsın. Ama evlerinde kalmak daha iyi çünkü onların gözünden onların ülkelerini görmene daha çok yardımcı oluyor.
Onun da Salentein’i ziyaret etmek istediğini öğreniyorum. Şehirden çok uzakta olduğu için masrafları paylaşacak birini bulursa beni orda ziyaret edeceğini söylüyor. Ben de gidiş dönüş tüm masraflarını karşılayıp bir de yemek ısmarlarsam beni kendisinin götürüp götüremeyeceğini soruyorum. Bir saatlik yoldan bahsediyoruz. Taksiyle gidersem hem daha pahalı olacak hem de sıkıcı olacak. Tehlikeli oluşu da cabası. İkimiz de şanslıyız, koşullar uygun. Anlaşıyor ve bir saat sonra buluşuyoruz.
Bodegas Salentein Mendoza’nın hatta sanırım Arjantin’in en popüler şaraplarının üretildiği yer. Bölgede Salentein dışında yaklaşık 20 tane daha şarap üreticisi var lakin pastanın en büyük payı tek başına Salentein’e ait. Bağların arasında birbirine ortalama ikişer km mesafede bulunan Kilka isimli restoran/sanat galerisi, Posada isimli lüks bir otel ve elbette kendi adı Salentein ile bir şarapevi var. Şarapevinden ziyade fabrika aslında.
Bu memlekette düzgün kahvaltı yapmak mümkün olmadığından otele vardığımızda çok acıktığım için ilk iş restoranın yolunu tutuyoruz. Alejandro gönülsüz. O kadar pahalı bir yerde yemek ısmarlamamı istemiyor. Ama ikna ediyorum. Otelde kalacak kadar param varsa restoranında da yemek yiyebiliriz değil mi? Restoran ile sanat galerisi aynı binada. Açız ama önce galeriyi gezmek istiyoruz. Çok hoş ferah bir mekan. Eserler hakkında yazmaya başlasam sayfalar sürebilir. Sadece şunu söyleyeyim. Bu ülkede sanat eseri alıp eve dönebilirsiniz çünkü fiyatlar her şeyde olduğu gibi bunlarda da bize göre çok ucuz.
Yine az fotoğraf çekmişim. Olanlar…
İşte şimdi cidden açız. Ama gel gör ki restoran kapalı. Bu fantastik restoran sadece 12-15 arası açıkmış. Otelde ise saat sekizden önce sadece atıştırmalık yiyebiliriz. Ama alternatif yok. Otele dönüyoruz ve restoranda şöminenin önündeki geniş koltuklara yerleşip siparişimizi veriyoruz. İkişer empanada ve balkabağı çorbası. Acilen de iyisinden birer kadeh Salentein şarabı.
Yiyecekleri beklerken öğreniyorum ki Alejandro yaşamından pek de mutlu değil. İki işte birden çalışıyor ve ancak bu şekilde geçimini sağlayabiliyor. Mühendis ve ingilizce biliyor. Ana dili zaten İspanyolca. Arjantin’lilerin Avrupa’ya yerleşmesi zor değil, bizim gibi vizeye ihtiyaçları yok. Neden İspanya’yı denemediğini soruyorum. Genç, enerjik, akıllı, okullu ve nerde ne isterse ou yapabilecek durumda. Kimse onu durduramaz. Bunu insanların görememeleri, içlerine yerleşmiş öğrenilmiş çaresizlik konusu çok enteresan geliyor bana. Ama ben de bir zamanlar öyleydim. İçimdeki kadın hep göründüğünden daha ezik. O yüzden biraz da anlıyorum onu. Fırsat buldukça seyahat edip sevdiği bir yer olursa oraya yerleşmesini öneriyorum. Kapadokya’ya yerleşen yabancılardan bahsediyorum. Madem burayı sevmiyor, madem bağı yok; gidebilir ve çok da mutlu olabilir. Olmayabilir de… Ama denemeli.
Çok aç olduğum için mi yoksa ortamdan dolayı mı bilmem ama Arjantin’de yediğim en güzel empanadayı yiyorum. Empanada bizim poğaça gibi bir hamur işi ama bu ülkede çok popüler ve sadece empanada satan dükkanlar var. Geç saatlere dek eve servis de veriyorlar. İçeriğe göre empanadanı seçiyorsun, kişi başı 3-4 tane istiyorsun ve getiriyorlar. Tanesi ortalama 2 lira mı ne… Çorba balkabağı, bahsine lüzum yok. Ama şarap nefis. İlk kadehimin bitmesi zaman almıyor.
Şömine başında sıcacık muhabbet etmek keyifli ama güneş batmadan biraz da yürüyüş yapıp Alejandro’yu uğurlamak lazım. Yürüyerek oteli gözden yitirecek kadar uzaklaşmamıza rağmen sonuna kadar gidemiyoruz bağların. Çok büyük bir alana yayılmışlar. Hava kararırken otele dönüyor, vedalaşıyoruz. Şeker insan, kısa günün karı.
Güler yüzlü resepsiyonist beni odama kadar geçiriyor ve arkasından kapımı kapatıyorum. O andan bugüne dolu dolu 2 hafta geçti. Onları da anlatmaya kalksam bitmez bu yazı.
Şu an Buenos Aires’te San Telmo’daki otelimdeyim. Bu akşam tangocu 2 İtalyan, bir Brezilyalı gezgin bayan ve onlara eşlik eden 3 Arjantinli senfoni orkestrası müzisyeni ile yemek yiyeceğiz. Henüz tanışmadık. Bakalım neler bekliyor beni. Saat 9 olmuş. Hazırlanmalıyım. Sağlıcakla…






























Yorum bırakın