Günler geçtikçe cesaretim artıyor ve cesaretim arttıkça daha maceraperest hissediyorum ki bu da her halükarda mutlu ediyor beni. Yalnızlık hissiyatımın tavan yapması yüzünden olabilir.Şöyle bi düşününce diyorum ki daha yalnız olamazdım sanırım. Evimden ve sevdiklerimden binlerce km ötede ortak bir dil bile konuşmadığım insanların arasındayım. 1-2 kişi dışında hiç kimseyi tanımıyorum, onlarla geçirdiğim vakit ise sınırlıydı ve bitti. Teknolojiyi bu durumu aşmak için kullandığımda “ne işin var internette, gez dolaş keyfini çıkar oraların” tepkisiyle karşılaştım. Çıksa çıkartırım zaten yahu! Ama çıkmadı işte sizsiz… Herkes bilir, hayat paylaşınca güzel. Niyetim buradaki lokal insanlarla paylaşmaktı ama turist olduğunun -hele de paralıysan- bilinmemesi gereken yerlerde o dediğim zormuş.
Ben de şuna karar verdim: Couchsurfing şansım müsaade ettikçe otellerde kalmayacağım, paramı hediye almak ve yemek ya da içki ısmarlamak için harcayacak ve yeni yerler, değişik şeyler görmekten ziyade insanlarla vakit geçireceğim ki onların gözünden ülkelerini tanıyabileyim. Ne mi oldu? Çok güzel hareketler oldu bunlar. Bana çok şey kattığına inandığım insanlarla tanıştım.
Elbette fantastik mekanları da kaçırmıyorum. Mesela Buenos Aires’teki Recoleta Mezarlığı tek kelimeyle muhteşemdi. Orada dolaşırken hissettiklerimi anlatabilmem mümkün değil. Dünya da bu kadar çok ve bu kadar muhteşem mezarın yan yana olduğu başka bir yer var mı acaba?
Ve Japon bahçesi.. Jardin Japones…
Ve İstanbul Modern’e benzeyen Malba…
Ve Buenos Aires’ten kareler…
Müzede, parkta, mezarlıkta… Sessiz ve huzurlu bulduğum her mekanda oturup en az yarım saat kitap okudum. Ortamın havasını sakince içine çekip sanki orda yaşıyormışçasına davranmak çok iyi hissettiriyor. Maalesef getirdiğim kitapları bitirmek üzereyim. Keşke daha çok alsaydım yanıma. Ama ağırlık olurdu bir hayli. Telefonumdaki e-kitap okuyucuyu ilk kez kullanmak zorunda kalacağım. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, kilise ve katedral gibi yerlerde Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sını okumak garip hissettiriyor. Okuyanlar, siz anladınız beni.
Bir önceki yazımda en son bakalım nerede kalmışım… Evet, Palermo’daki oteldeydim ve vücudum bana ter atmam gerektiğini söylüyordu. Dinledim onu. Yarım saat ya da kırk dakika kadar egzersiz yapıp iyice terledikten sonra kendimi attım soğuk suyun içine. Sonra da dışarı çıkıp Ayelen ve Rosa ile buluştum. Yanlarına vardığımda Arjantin-Hollanda maçının son penaltıları atılıyordu. Penaltı konusundan emin değilim zaten hiç girmeyelim futbol hakkındaki düşüncelerime. Maç eşit skorla sonlanmasın diye bana biteyecek gibi gelen uzatmalara gidildi ama biz yine de sonuna dek kalamadık çünkü Aye’nin otobüse gecikmemesi gerekiyordu ve maç sonrası trafiğin olası durumunu göz önüne alınca beklemek büyük riskti. Kalktık Birkaç dk sonra bütün caddelerden mutluluk çığlıkları yükseliyordu. Ama yetişmiş Aye çok şükür . Ben de otele dönüp uyumaya çalıştım ama ne mümkün bütün Arjantin dışarıda parti verirken uyumak?! Neyse ki ertesi sabah erken kalkmam gerekmiyordu. Gerçi düşündüm de maç bittiğinde saat 7.30 bile olmamıştı ve ben 8 de oteldeydim ama vücudum hala Türkiye saatindeydi ve orda 8 demek Türkiye’de sabahın 2’si demekti. 9 gibi uyudum sanırım emin değilim.
Ertesi iki gün gündüzleri gezip akşamları ise vaktimi Singapurlu arkadaşım Anson ve onun Senegalli ev arkadaşı Zackary ile geçirdim. Anson ile 2 yıl önce Amsterdam’da tanışmıştım. Evinde 4 ya da 5 gün kalmıştık sanırım kuzenimle. Benim Arjantin’de olacağım tarihlerde onun da burada olacağını öğrenince çok mutlu oldum. Halbuki sorsanız bu iki yılda ne sıklıkla görüştünüz diye… Sanırım en fazla ayda bir facebook sohbet üzerinden görüşmüşüzdür. Ama bir araya gelince eski bir dostu görmüş gibi hissettim. Aynı odada yan yana uyumak hiç garip hissettirmedi ve horlaması bile rahatsız etmedi. Hala onla dalga geçiyorum elbette.
Zackary’yi çok tanıma şansım olmadı ama o da çok içten davrandı bana. Anson ile dışarı içmeye çıktığımız bir akşam saat henüz 10 olmasına rağmen uykusuzluktan göz kapaklarımı ayakta tutmayı beceremeyince eve dönmeye karar verdim. Bardan çıkarken Zackary’ye mesaj atıp yolda olduğumu söyleyip güvenliğin olduğu kata inip benim için kapıyı açmasını rica ettim. Taksiye adresi İspanyolca doğru dürüst veremeyince taksiden indiğim noktadan eve 2 km kadar yürümem/ara ara koşmam gerekince haliyle uzun süre beklettim onu güvenliğin yanında ama bakışları anlayışla gülümsedi bana. Eve geldiğimde saat 12 idi bu arada. Çok utanmıştım. Ama o sadece güldü.
Palermo’dan 4 ya da 5 saatlik bir otobüs yolculuğuyla Rosario’ya geçtim. Benden birkaç yaş küçük olan çok şeker evli bir çiftin evinde kaldım ama çoğunlukla çalıştıkları ya da çalışmadıkları zamanlar maç izlemeye çıktıkları için sadece akşam yemeklerinde muhabbet edebildik. O sohbetler de Türkiye üzerineydi. Vicky ve Sebastian…

Çok konuşkan tipler olmamalarına rağmen güvende hissettirdiler bana kendimi. Çok rahat ettim evlerinde. Dışarıda ise Elisa eşlik etti bana. O da beni ağırlamak istedi ama Rosario’da çok uzun kalmayacağıma karar verince birlikte gündüz yürüyüşe çıktık o ve köpeği Latika ile birlikte. Herkes Arjantin-Almanya dünya kupasını izlerken şehri gezdirdi bana. Sokaklar boş olmasına rağmen çok keyifliydi. Belki de sokaklar o kadar boş olduğu için bu kadar keyifliydi, kim bilir… Kendisi öğrenci işçi. Felsefe okuyormuş ama bu ikinci üniversitesiymiş. Boş vakitlerinin tamamını sosyal yardım projelerine adamış. Kendi işi dışında gönüllü olarak evsizlere yemek verilen bir yerde çalışıyor ve sokak çocukları için yürütülen bir projede yer alıyor.
Rosario’da geçen iki günün sonunda ‘eh, buraya bu kadar yeter’ deyip otobüse atlayıp Cordoba’ya geldim. Yine bir başka 5 saatlik bir yolculuk. Bu arada söylemedim sanırım daha önce. Burada otobüsler inanılmaz rahat. Deri koltuklarla döşenmiş, bacaklar için geniş araları olan iki katlı otobüsler…
Yoldayken fark ettim ki manzara Konya ovası gibi lakin içerik farklı tabi. Gözün alabildiğine uzanan dümdüz otlaklar, sayısız inek ve at çiftlikleri… Hiç bu kadar çok minik danayı birarada görmemiştim. Yediğim o etlerin nereden geldiği belli oldu. Bi an nasıl kıyıyoruz bunlara diye düşündüm. Günbatımı muhteşemdi bir de. Gözümü alamadım.
Cordoba’ya iner inmez taksiye atlayıp bana verilen adrese gittim. Zile bastım ve kmse açmadı kapıyı. On dakika kadar bekledim sanırım. Ev sahibine telefonla ulaşmaya çalıştım ki o da kapalıydı. Juanma… Ne fenasın! Kendisi bi şirketin dijital pazarlama bölümünde çalışıyor, 24 yaşında. O gün işte olacağını söylemişti bana ama o saatte evde olması gerekiyordu. Tam vazgeçip evin önünden ayrılmak üzereydim ki evde bir ışık gördüm ve zile abandım. Evet, resmen abandım. Artık ne kadar korktuysam… Bulunduğum çevrede evler çok hoş müstakil evlerdi ancak sokakta kimsecikler yoktu. Taksi de yok tabi görünürde. Kapıyı kır saçlı komik pijamalı şaşkın bakışlı İtalyan bi tip açtı. Bi anlığına dedim herhalde daha genç kızları çekmek istediği için Couchsurfing profilinde yaşını küçük göstermiş. Ama yüzündeki şaşkınlık ve çekingenlik o kadar gerçekti, o kadar oradaydı ki…
Luis Juanma’nın amcasıymış ve tatilde olduğu için bu hafta orda kalıyormuş. 5 dakika önce ondan bir mesaj almış benle ilgili ve etrafı toplamasına fırsatı olmadan beni karşısında bulmuş. Juanma’nın profili İspanyolca olduğu için çok detaylı incelemediğimi itiraf etmeliyim. Üşendim okuyup çevirmeye. Geldiğimden beri İspanyolca konuşmuyorum zaten mecbur kalmadıkça. Güya pratik yapmaya geldim. Külliyen yalan! Neyse… Hakkında bildiğim her şeyi Rosario’daki arkadaşlara not olarak bırakmıştım bana 2 gün içinde ulaşamazlarsa polise haber vermeleri için. Adı, ev adresi, telefon numarası… Dolayısıyla onlar güvenimi kazanır kazanmaz iyi olduğumu bildiren mesajlar attım.
Arjantin’deki ilk hafta bitince yıllık izin de bitti tabi. Artık biraz da çalışmak lazım. Türkiye saatini baz alarak her gün sabah 4’te kalkıp öğleye kadar işimi yapıyorum. Rahat edeyim diye bana evden bağımsız bir bölümü verdiler, kendine ait tuvaleti bile bulunan. Juanma’nın babası orası eskiden psikolog olduğu zamanlarda ofisi olarak kullanıyormuş. Artık o evde sadece Juanma yaşıyor. Yatağım o bakımdan inanılmaz rahattı. Evde çok şirin detaylar vardı. Meğer Juanma’nın kızkardeşi sanatçıymış. Başta resim olmak üzere elne ne geçerse onu başka bir şeye dönüştürüyormuş. Şöyle ki…
Ve kedileri Marco…

Öğleye doğru işim bittikten sonra güzellik uykumu alıp şehri keşfe çıkıyordum. 3 gün kaldım evlerinde. Bir sabah onlara krep, bir akşam da Türk yemeği pişirdim; köfte ve mücver. Birkaç şişe kırmızı şarap eşliğinde yaptığım 10 kişilik yemeğin hepsini tükettik. Başka bir akşam ev yapımı bira yapan bir barın terasında saatlerce muhabbet ettik. Hiç bu kadar çok bira içtiğimi hatırlamıyorum, -2 tane 50’lik!- çok lezzetliydi.
Bu arada Juan Manuel hep çok samimi davrandı. Elbette saygıda kusur da etmedi. Odamın olduğu bölüme herkes uyuduktan sonra gelmeye çekindiği için yorgan vermeyi unuttuğunu hatırlasa da bana mesaj atmakla yetindi. Ben de mesajı 3 saat sonra soğuktan donarak uyanıncaya kadar görmediğimden dolayı bugün biraz şiş bademciklerim. Dondum! Neyse geçer…
Hayatımda tanıdığım en komik tiplerden biri. Çok güldürdü beni. Hatta bir espirisi o kadar komikti ki elini sıkarak tebrik etmek için yerimden kalktım. Luis ise ona nazaran daha sessiz, biraz da melankolik bi tip. Hep uzak durdu benden. Yeğeni işteyken yani gündüzleri üst kattan hiç inmedi. Ne zaman evdeydi ne zaman değildi bilmiyorum bile. Biraz zaman aldı birbirimize kendimizi yakın hissetmemiz ama o kadar da uzun değil hani. Birlikte ilk içtiğimiz akşam ikinci şişe şaraptan sonra öğrendim ki eşi evliliklerine ara vermek istediğini söylemiş. Kesin değil ama sanırım ayrılacağız, dedi. Bu gerçeği benle paylaşırken sesi titredi ve sanki bi anlığına gözleri doldu. Karısının fotoğrafını bile gösterdi bi ara. Çok güzeldi gerçekten. Ah dedim içimden, kıyamam ben sana. Nikah yüzüğüyle oynuyordu sürekli. Teselli etmeye çalıştım. Dedim, belli ki çok seviyorsun hala onu. O da seni seviyorsa; bunu anlar bu ayrılık sürecinde ve barışırsınız. Eğer sevmiyorsa senle mutlu olamaz ve bir kadın mutlu değilse asla mutlu edemez. Bir ömür sürecek mutsuzluk yerine, ayrılık sonrası onu unutmaya çalışma döneminin acısını tercih edip yoluna devam etmelisin. Çok evlenip boşandım sanki de, kalkmış ahkam kesiyorum. Ama iyi geldi sanırım söylediklerim. Bugün kendisine ev bakmaya çıkacakmış. Çok şaşırdım bunu duyunca. Sordum gerçekten tükendi mi umutların diye. Tek başına tatile çıkmış gibi hissetmekten yorulduğunu söyledi. Zaten meğer 2 aydır ayrılarmış. Biraz daha sohbet edebilelim diye şehrin bir saat kadar dışında olsa da beni bir sonraki durağıma kadar arabayla getirdi ve döndü, gitti emlakçısının yanına. Yolu açık olsun ikimizin de.
Cordoba’dan kalan kareler…
Baco’dan zor ayrıldım. Şimdi Villa Carlos Paz’da göl manzaralı çok hoş bir restorandayım. Mekanda güneş ışığı direkt vurduğu için kimsenin bakmadığı köşedeki bir masaya yerleşerek ısıttım tüm kemiklerimi. Hava zaten 20 derece civarında. Güya kış ortası. -Bu arada ‘güya’ gerçekten güzel bir kelime.- Henüz öğle olmasına rağmen iki kadeh şarap eşliğinde hayatımda yediğim en büyük bifteği yedim. Ve sonrasında başladım bunları yazmaya. Şu satırlardan sonra bir tatlı ısmarlayacağım kendime. Bakalım tatlıları da etleri kadar güzel mi.

Ve ısmarladım. Dondurma! Rosario’da hayatımda yediğim –gerçekten abartmıyorum- en güzel dondurmayı yedim, zaten ünlüymüş. Bakalım buranınki nasıl?
Dondurma geldi, sizle sonra yine görüşürüz!
_______________________________________________
Derken…. Bu yazıyı post edemeden internet kesildi restoranda. Meğer bu restoran 4-6 arası kapanıyormuş akşam servisine hazırlık için. Halbuki burada beni ağırlayacak olan kişiyle buluşmama daha 2 saat vardı. Ben de sırtladım çantamı, 20m kadar adım atıp göl kenarına oturup orada son kitabımın son sayfalarını çevirmeye başladım. Son 20’de geldi Filipe. Mapus kaçkını tipli kara kuru bi oğlan. Ama çok şeker biri çıktı o da. Meğer sezonluk bir işte çalıştığından kışın salıyormuş bıyığı sakalı. İngilizcesi benim İspanyolcam kadar rezil. Geliştirse hiç fena olmayacak ama ben İspanyolca pratik yapabileyim diye anlasa bile duymazdan geldi İngilizce cümlelerimi. Bir sürü sordu sordu bana Arjantin hakkındaki düşüncelerim ve Türkiye üzerine. Şehre hakim harika bir manzaraya sahip evinde rahatsız hissetmeden uyuyabileyim diye komşusu olan Javier’in evinde yatıyor. Bense bir yandan bu paragrafta oyalanıyor ve diğer yandan güneşin doğmasını bekliyorum. Saat sabahın 5’i. Türkiye’de 11. Madem öyle, günaydın.


























































Yorum bırakın