Herkes soruyor, yolculuk ne zaman diye… Ya da bu kez nereye? Halbuki bi planım yok henüz. Aklımdan geçenler var ama netleşmemiş. Kimseye de bahsetmemişim onlardan. İşte o zaman, anlıyorum ki gitmelerim kalmalarımı çok aşmış artık.
Doğrudur, bir yere varmaktan çok yollarda olmayı seven, hep uzak diyarların sevdasında bir insanım. Nice uzun yol yapmışlığım, bi sabah birden bire yollarda olmalıyım deyip çantamı hazırlayıp 2 saat içinde yola çıkmışlığım çok. Lakin en çok da eve dönüşünü seviyorum o gidişin ama o dönüş keyfi için gidiş zaruri tabi. Dönüş yolunda arabayı daha hızlı kullanışım bundandır muhtemel.
Gidişim daha bi sakin. Hele ki yalnız çıkmışsam yola. İnsan severim sevmesine de uzun süre kendimle baş başa kalamazsam diğer insanlara faydadan ziyade zararım olacağı anlaşılsın isterim. Hem ne demiş Sartre: “Hell is other people!” / “Cehennem başkalarıdır.” İstediğin yere çek, bunaldığımı anladığında bir nefeslik alan bırak bana.
“Daraldın sen, ben biraz kaybolayım.” derdi o. İki saat geçmeden özlerdim tabi.
Özgür hissetmek, kişisel alanımı koruyabilmek bi hayli önemli benim için. Herkese göre değişen göreceli konular bunlar. Macera kavramı da öyle… Adventure depends on how boring your life is, der ecnebiler. Severim bu lafı. Macera kavramı hayatının ne kadar sıkıcı olduğuna göre değişir, diyor. Köyden hiç çıkmamış bir insan için şehre gitmekle, sadece Avrupa kıtasında dolaşmış bir insan için Uzakdoğu’ya gitmek benzer adrenalin yaratabilir.
Gerçi ben bu aralar özgürlüğüne hayran ama bir o kadar da onun tutsağı oldum. Her şeyi yapabilir durumda iken ne yapsam acaba diye düşünerek bir sürü zamanı boşa harcayabiliyorum maalesef. Gurur duymuyorum. Farkındayım ve düzelmeye çalışıyorum. Tek tesellim yalnız olmadığımı fark etmem.
Hayatımdan çıkarmak istediğim, bırakmak istediğim başka şeyler de var. Sosyal medyayı olabilecek en alt seviyeye indirdim mesela. Bazen çeşitli sanal mecralarda paylaşım çılgınlığı yaşıyor olsam da genele bakınca birebir ilişkilerimin kuvvetlendiğini hissettiğim bir dönemdeyim. Dönem dedim de, ne güzelmiş bu otuzlu yaşlar… Hem eskisi kadar saf değilim hem de hala enerjim var. Buna rağmen beceremediğim, eremediğim, öğrenemediğim, değiştiremediğim, biraz ordan biraz burdan can çıkar huy çıkmazgillerden bir sürü özelliğim var.
Diş ve yüz temizliğini ihmal etmeyeyim, daha çok su içeyim diyorum. Olmuyor.
Saçlarımla, yüzümle oynamayım diyorum. Dudaklarımı ısırmayım. Elimle yemeyim şu dilimlenmiş karpuzu, domatesi. Sallamayım bacaklarımı. Sakin ve uslu, hanım hanım oturayım yerimde diyorum. Olmuyor.
Sinirlenmeyeyim, hemen kötü konuşmayayım istiyorum doğanın kirletildiğini, güzelliklerin takdir edilip korunmadığını, hayvanlara zarar verildiğini gördüğümde. Sadece kadına değil, kimseye yakışmıyor küfür. Sabret ve sakince anlat. Başka bir yolunu bul sorunu çözmenin ama tabi olmuyor, yapamıyorum. Hele ki insanı cinsel organlarına göre ayıran, olası diğer seçimleri yok sayanlarla karşılaşırsam.
Bağımlılığı olan insanlara daha toleranslı davranayım, hayatlarından şikayet eden ama değiştirmek için hiçbir adım atamayan insanları daha az küçümseyeyim istiyorum. Kurtulayım şu kibrimden. Oysa benim de var zaaflarım, korkaklıklarım. Olmuyor. Görmüyor insan kendi eksilerini.
Dünyada her şeyden olduğu gibi dertten de bol var. İstiyorum ki daha az göreyim değiştiremeyeceğim sıkıntıları. Daha geniş bir pencereden bakmaya çalışıyorum dünyaya. Bugün olanlar neden oluyor, geçmişte neler oldu da insanlar bu hale geldi? Toprak tarihin her döneminde önemli oldu da neden şimdi değerini yitirdi. İnsanlar nasıl kolaylıkla döndü sırtını doğaya? Anlamaya çalışıyorum. Zor.
Bu liste yaz yaz biter mi bilmem ama kesmeyi bilmek lazım. Yazınca bir yere varılmıyor. Eyleme dönüştürmek lazım. Aktivist olup dünyayı değiştireceğim büyüyünce derdim, onu da olamadık. Kendime yetsem kafi artık.

Yorum bırakın