Fas Günlerinden Hatırda Kalanlar

Akıp gitmiş zaman. 2 buçuk yıl olmuş Fas’a gideli ve ben hala anılarımı derlemeyi bitirememişim. Tatsız anılardan bahsetmek zordur, malum ve Fas da benim için güzel bir seyahat olmadı diye yazmak istemedim sanırım. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda Fas’a haksızlık etmişim diyorum. Gezinin hatırımda kalan mayhoş tadının bu güzel ülke ile zerre alakası yok.

Bir ses kaydı buldum o günlerden kalma. Hissettiklerimi, gördüklerimi ve deneyimlediklerimi unutmayayım diye ses kayıt cihazı taşımaya devam ettiğim zamanlardı.

Uzaktan bizi izliyorum ve gördüklerim hoşuma gitmiyor. Yan yana iki yabancı. Onu izliyorum belki bir şeyler söyler, anlatır, ilişkilenir benle diye. O kadar kendi halinde ki… Huzurlu da görünüyor. Bana neden yetmiyor verebildiği kadarı? Beni seviyor, biliyorum.

Merzouga Çölü

Hatırlıyorum, “Yanındayken yalnız hissedip başkalarıyla sosyalleşme ihtiyacı duymam iyi değil ilişkimiz için” benzeri bir şeyler söylemiştim de, elinden düşüremediği tableti bi süreliğine bırakmıştı. O an yine bize bi bakayım dedim, biz kalmamış. Bitmiş. Fotoğraflarda ise hep güzeliz.

Fas’a gitmeden aylar önce ona “Ayda bir görüşüyoruz neredeyse ve onda da beraber vakit geçirmiyoruz yeterince. Bana verebildiğinin bu kadar olduğunu görüyorum ve bununla yetinmeye çalışıyorum. Lakin birgün, ‘Denedim fakat olmadı’ dersem şaşırma” demiştim. O gün geldiğinde bunu beklemediği çok belliydi bakışlarında. Sıkıca sarılıp, “Sevgiliye öyle denmez.” diye şirinlik yaptı. Bırakmadı bi süre. Sonrası… Yine sessizlik ve yalnızlık. Biriyle beraberken yalnız hissetmek, yalnızken hissedilenden çok daha fazla dokunuyor insana. Fas seyahatimizin yani o konuşmanın üzerinden bir yıl geçmiş ve ben artık vazgeçmişim beklemekten. Anlamışım, gelmeyecek o gün.

Birkaç ay daha dayandık ama durumlar değişmedi, ben de değişmesini beklemeyi bırakınca bittik. Ayrılık sonrası, bana kendimi nasıl yalnız hissettirdiğini anladığını söyleyip, kendince açıkladı kendini ama… İş işten, ben ondan geçmiş çoktan. Kadın vazgeçtim dediyse bitmiştir hem. Dönmez. Dönse de duramaz.

Şimdi biz Fas’a dönelim. Yeterince girdim özel konulara daha önce hiç girmediğim kadar. Anlatasım varmış demek… Olur öyle bazen. Neyse… O değil de, ne güzel bir kelimedir neyse.


İlk durak Kazablanka idi. Uçakla 5 saat sürüyormuş. Daha kısa sanıyordum. Sıfır araştırma ile gidince böyle oluyor. Sebebi biraz trajikomik. Hindistan’a gidecektik aslında. Biletleri bile almışız da vizeyi alamadık. Randevu zamanı elçilikte olabilsek alacaktık da… Yoğunluktan dolayı randevuyu gidiş tarihinden önce bir tarihe alamadık. Öyle bir acemilik işte. Sonra da rotayı vize gerektirmeyen bir yere çevirelim dedik, Fas’a karar verdik seçenekler arasında.

Kazablanka ile ilgili anlatabileceğim pek bir şey yok. Ünlü 1-2 yeri vardı görülmesi önerilen ama detaylara bakınca çok da ilgimizi çekmedi ve şehrin sokaklarında rasgele yürümekle yetindik. Direkt uçuş sadece oraya var ve uçuşta belki rötar olur diye ilk gece için orada bi otel ayarlamıştık. Sonra da 24 saati bile doldurmadan trenle 3 saatlik bir yolculuğun ardından Marakeş’e geçtik.

Fas’ın birçok şehrinde olduğu gibi Marakeş de Mardin gibi eski ve yeni iki bölümden oluşuyor ve turistleri çoğunlukla eski kısım çekiyor. Bu eski yerleşim bölgesine medina deniliyor. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili, araç girişinin yasak olduğu, daracık, labirent gibi sokaklarındaki insan kalabalığıyla bu medinanın kesinlikle mistik bir havası var. Ara sokaklarda kaybolmak bile keyifli.

Marakeş’teki medinanın 19 giriş kapısından en ünlü olanı: Bab Agnaou

Medinanın ortasındaki Jemaa El-Fnaa adı verilmiş büyük meydanda turistik eşyaları satan işportacılar, portakal suyu ya da sokak yemeği satan büfeler, elinizi yakalayıp kına yapana kadar bırakmayan kızlar, omzunda maymunla gezen adamlar, yılan oynatıcılar, Afrika müziği yapan perküsyoncular… Daha niceleri var olmasına var da, bir de meddahlar vardı. Etrafına onlarca insan toplamayı başaran hikâye anlatıcılara meddah deniyordu değil mi? Artık hiç göremediğimiz bir şey olunca şüphe duydum birden. Tabi Berberce ya da Arapçaydı dilleri, ama halka halinde toplanmış dinleyiciler sadece gözlerini ve kulaklarını değil, bütün vücutlarını vermişlerdi anlatıcıya. Toplu halde şaşırdıkları, kahkaha attıkları, nefeslerini tutup, şimdi ne olacak, diye bekledikleri anlar, onları izleyen benim gibiler için çok ilgi çekiciydi.

Ara sokaklarda önünde kedilerin nöbet tuttuğu deve kellesi satan kasaplar, ekmekten kurabiyeye pankekten tatlıya çeşitli hamur işleri satan arabalar, önündeki sıra hiç bitmeyen haşlanmış nohutçular… Olmazsa olmaz halıcılar, tablo satan dükkanlar ve hayran kaldığım lambacılar… Ah içimde kaldı o lambalar, ne kadar güzeldiler.

Bu medinalarda bi evin, binanın nerede bitip diğerinin nerede başladığını anlamak zor. Fas’ın eski yerleşim yerlerinin hepsinde durum aynı. Bütün binalar aynı malzemeden yapılmış, soluk kiremit renginde. Ara sokaklar çok karışık. İsimleri yazsa bile küçücük sokakların isimleri haritada olmadığı için kalacağımız yeri elbette bir türlü bulamadık ve sürekli insanlardan yardım istedik. Bir delikanlı elimizdeki adrese bakıp onu takip etmemizi tembihledi. Ara sokaklarda ilerledikçe ve sokaklar tenhalaştıkça kıllandım. Nereye götürüyor bizi böyle? Nasıl da güveniyoruz. Sonlara doğru takip mesafesini bir hayli artırdım, ayaklarım geri geri gitmeye başladı. Temkinli olmalıyım dedim ama önümde hızla yola devam ediyorlar. Mecburen ben de peşlerinden.

Soluk bir yazıda gördüm otelin adını ve rahatladım. Delikanlıya teşekkür ettik ve emeğinin karşılığında biraz da para verdik. “Biraz daha” dedi. Meğer bu uyanıklar kapmışlar bu sektörü, yol göstererek para kazanıyorlar. Daha sonra birkaç defa daha farklı mekanları ararken farklı kişilere para vermemiz gerekti. Biz buluruz, hallederiz dememize rağmen yanımızdan ayrılmayıp para alana dek bizi bırakmadılar. Bazen çok can sıkıcı olabiliyorlardı ama keyfimizi bozmalarına izin vermedik. Güldük geçtik halimize.

Fas’ta şehirlerin medinaları içinde riad denilen butik oteller var. Her biri birbirinden güzel. Marakeş’te Riad L’Emir’de ve sonra Riad Africa’da; Imlil’de Imlil Lodge’da; Rabat’ta Riad Sidi Fatah’ta kaldık. Aslında bir tane daha var ama ne otelin bulunduğu şehir ne de kaldığımız yerin adı aklımda kaldı. Oradan sadece geçiyorduk. Hepsi de ayrı ayrı güzeldi.

Marakeş’e gitmeden önce biraz araştırmıştım, nereleri görüp gezmeli diye. Listede tarihi camiler ve saraylar, tabi ki müzeler ve son olarak parklar var. Koutoubia Camiine Müslüman değilseniz ya da öyle görünmüyorsanız giremiyormuşsunuz. Bize baktım şöyle bir ve şansımızı denememize bile gerek olmadığına karar verdim. Müzeleri daha önce gördüklerime kıyasla vasat, sarayları ise güzel ama küçük buldum. Saray dediğin gösterişli olur. Yine de kapılarındaki, pencerelerindeki ve tavanlarındaki işlemeler takdir edilesiydi. Etkilenmediğimden olsa gerek neredeyse hiç fotoğraf çekmemişim, paylaşamıyorum.

Bu çöl şehirlerinde şaşırtıcı bir şekilde parklar büyük ve bakımlıydı. Ağaçlar arasında ilerledikçe bir süre sonra trafiğin sesini bile bastırıyordu sessizlikleri. Biz iki defa, birinde dinlenme diğerinde trafiğin sesinden uzaklaşma amaçlı Cyber Park’ta gezdik. Adının Cyber olması içinde şifresiz internet olmasından kaynaklanıyor olabilir, bilemiyoruz. Sonuç garip. Akıllı telefonlarına yapışık ergenler ile dizüstü bilgisayarını kapıp gelen yetişkinler arasında sırtını güneşe vermiş iki turist.

Majorelle Bahçeleri ve İçindeki Müze

İşin garip tarafı Cyber Park’ı tesadüfen gördüğümüzde, aslında başka bir parka doğru gidiyorduk. Mutlaka görülecekler listesinde bulunan bir park: Majorelle Bahçeleri; Fransız ünlü bir ressamın dünyanın her yerinden getirttiği dev kaktüslerle süslediği botanik bir bahçe.

Hepi topu yüz adımda bitirdiğimiz; onu ararken bulduğumuz diğer yerler olmasaydı gittiğimize üzüleceğimiz bir yerdi burası. Bahçenin tamamı 5 hektar olmasına rağmen çok küçük bir alanı ziyarete açmışlar. Minik bir kaktüs müzesi gibi. Yine de bunca kuru bir şehirde iyi hissettiriyor.

Ayrıca Kapadokya için de bana ilham kaynağı oldu burası. Orada mümkünse burada neden olmasın?

Biraz da yemeklerinden bahsedecek olursam… Fas’ın ekmekleri her yerde çok güzel, mis kokulu. Doyamadım hiç. Ana yemek olaraksa iki ünlü geleneksel yemeği var; biri tajin, diğeri kuskus. Tajin aslında yemeğin içine konulduğu toprak kabın adı. İçinde sebze ve eti ayrı ayrı ya da birlikte pişirebiliyorlar. Nadiren kötü olmakla birlikte her yerde farklı lezzette tajinler yedik. Kişniş, safran ve zencefil hemen hemen her yemekte kullanılan baharatlardan. Kuskus ise… İnce bulgurdan yapılıyor sanıyordum ama şimdi araştırdım da alakası bile yokmuş. Anlatması uzun sürecek, merak edenler araştırıp okusun, ben üşendim valla.

Bitirdik mi Marakeş’i nihayet? Alışverişsiz mi hem de?! Tabi ki hayır. Kendimi o efsane lambalardan alıkoymayı başardım ama kumaş üzerine çalışılmış bir silüet resmi gördüm şu an salonumun bir duvarını süsleyen. almadan bırakamadım.

Marakeş’ten sonra Atlas dağlarından geçerek çölü deneyimlemek istedik. Kerem Marakeş’ten sonra Atlas dağlarında trekking yapmamızı önerdi. E ben de usluyumdur(!), tereddütsüz(!) olur dedim ve internetten bakınmaya başladık seçeneklere. Bilgi almak için ilk aradığımız adam şöyle dedi:

“Dağa çıkmaya kararlıysanız yarın sabah 9’da aracı göndereyim, sizi buraya getirsin, detayları konuşuruz. Imlil’deyim, size bir saat mesafede.”

Peki, dedik. Ertesi sabah araç bizi olması gereken saatte Imlil’e ulaştırdığında, telefonda görüştüğümüz adam orada değildi. Yürüyüş rehberi karşıladı bizi ve dedi ki,

“Cemal ile ilk mola noktasında buluşacağız, dağa çıkmış bu sabah.”

Gariptir, garipsemedik. Dağ adamlarına güveniyoruz.

Cemal söz verdiği şekilde mola yerinde bizimle buluştu. Hızlıca detaylarda anlaştık ve dört kişilik bir ekip olarak yola koyulduk. Yanımızda rehberimiz Hassan dışında aşçımız Hamid ve bir de sırt çantalarımız ile yiyeceklerimizi taşıyan beyaz bir katır vardı. Yemeklerimiz çok lezizdi, Hamid sağolsun. Alternatifin olmadığı bir düzende mühim bir detay. Ama aşçımızın sesini neredeyse hiç duymadık, pek utangaçtı. Hasan da öyle dinleyeni yoracak kadar çok konuşan bir tip değildi. Yine alternatifin olmadığı bir düzende bu daha mühim bir detay olurdu.

Atlas Dağları’nda üç gün geçirdik ve ben bolca kendimi dinledim. Fırsat buldukça kitap okudum, gözlerimi kapatıp doğayı dinledim. Ayağımın altında kayan taşların, rüzgarın kulağımda yarattığı uğultunun ve dağ köylerine yaklaştıkça oyun oynayan çocukların sesi dışında hiçbir şey duymadım neredeyse ve bu bana çok iyi geldi. Ara ara beni hazırlıksız yakalayan soğuk dışında hiçbir şikayetim olmadı dağlarda. Hava güneşli lakin bol rüzgarlıydı ve tepelerde hala kar vardı. Neyse ki son dakika hiking yapmaya karar veren bizim gibi spontane turistler ile bolca karşılaşıldığından, kıyafet kiralayabileceğimiz bir yer bulabilmiştik. Yoksa hayat çok daha zor olabilirdi bizim için. Ayrıca tanıştığımız berberiler çok güler yüzlüydü, dillerini anlamamıza rağmen çok ısındım onlara. 

Daha önce görmediğim kuşlar, taş formları, çiçekler, böcekler, kendisini görmeden sesini duyduğumuz irili ufaklı dereler ya da şelaleler, hemen hemen her yerde her renkten şirin dağ keçileri… Çok güzeldi gerçekten. İlişkimde yaşadığım sıkıntıların bunları gölgelemesine keşke izin vermeyip tadını daha güzel çıkarabileydim ama pratikte bu çok da kolay olmuyor.

Her gece farklı bir dağ köyünde uyuduk. Günün çoğunu açık havada geçirmek, bol bol yürümek, geceleri kapısı olmayan buz gibi derme çatma yerlerde uyumak, önümüze ne konursa onu yemek ve sıvı olarak sadece su içmek… Bir çırpıda insanı özüne döndürüyor. Öyle çok konuşulmuyor o yollarda, mola yerlerinde de dinleniyor, manzaranın tadını, iç sesini duyabilmenin keyfini çıkarıyorsun. 

Dağlarda beni en çok çocuklar etkiledi. Hele çoban bir çocuk vardı bir dere kenarında karşılaştığımız; keçi sürüsünün arkasından giderken ayağında top çeviren… Şimdi bile gözlerim doluyor onu düşününce. Göz göze gelmedi benle ya da başkasıyla. Etraftan geçenler umurunda değildi. Keçilerin dağılmamasına dikkat ediyordu etmesine de başı yerde gözü hep topundaydı. Top elbette çok eskiydi, havası inmiş. Okul vakti olması gereken yer bunca şaşan bu ufaklığın adı neydi acaba… Aklı belki uzaktan sesleri gelen maç yapan çocuklardaydı, kim bilir.

Bir de okula gitmek için bir köyden diğerine yürüyen grup halinde çocuklar vardı. Bana Fransızca sorular sordular. Fransızca sadece adımı söylemeyi biliyorum, o yüzden onların meraklı sorularını cevaplayamadım ancak kendi kendime dedim ki konuşamıyorsak şarkı söyleriz. Hepimizin bileceği bir şey bulmak da zor ama onlara “la la la lala la” larla dolu bir ritim uydurdum ve beni taklit etmelerini istedim. Diğer köye varana dek bir hayli eğlendik. Sonra dağıldılar tabi.

Çocuklarla bir köyden diğerine yürüyüp şarkı söylerken…

Geçtiğimiz bazı köylerde kadınlar hala çamaşırlarını derede yıkıyordu. Renk festivali curcunalı bir ortam vardı ama fotoğraflarının çekilmesini sevmiyorlarmış. Rehber uyardı bizi. Nedenini soramadım. Bu dağ köylerinde bana garip gelen bir başka konu da hiçbir şekilde ısınma sistemlerinin olmamasıydı. Soğuk gecelerde bütün ev ahalisi tek bir odada toplanıyor ve gece olunca birlikte uyuyorlarmış. Tuvaletler zaten dışarıda. Evler belli ki tek göz dam ile başlamış, fırsat ya da malzeme buldukça yeni bir göz eklemişler. Bu yüzden evlerde odaların girişleri hep dışarıdan, sıra sıra… Hayvanlar ise evin altındaki ahır olarak kullanılan bölümlerde tutuluyor. Kokuya alışıyorsun zamanla.

Derede yıkanan çamaşırlar bu şekilde kayaların üstünde kurutuluyor.

Atlas dağları sonrasında Ait Benhaddou’yu, Atlas stüdyolarını ve Merzouga çölünü gördük. Filmlere ayrı bir düşkünlüğüm olduğundan stüdyo ziyareti güzeldi benim için. Filmlerden geriye kalan enteresan dekor öğeleri hatta setlerin bozulmamış kısımları var. İlginizi çekebilir.

Ait Benhaddou eşsiz bir antik şehir. Unesco Dünya Kültür Mirasları listesine alınmış. Evler çamurdan yapılmış ve içeri ağır malzeme ile girilmemesi öneriliyor. Manzaradan etkilenmemek mümkün değil. Tarihin sayfalarında dolaşır gibi yürüyorsun sokaklarında. Zaten Lawrence of Arabia ve Gladyatör filmleri de burada çekilmiş. Game of Thrones bile kullanmış burayı bazı sahnelerde. Ön duvarların bir kopyasını da Atlas Stüdyolarında görülebilirmiş bu yüzden.

Ait Benhaddou

Merzouga’ya gelince… Bütün çöller muhtemelen birbirine benzediğinden çöl deneyimini başka yerlerde de yaşayabilirsin ama benim ilk çöl ziyaretim olduğu için belki; çöldeki gece, gezimizin incisiydi benim için. Fotoğraflara bakınca detaylar da geliyor hatırıma ama onlar olmadan da iki anı kalmış o geceden geriye benle. Kum tepelerine tırmanmış Kerem’in mızıka çalışı ve karanlık basınca en sönük yıldızların bile göz kırpışı. Işık kirliliğinden eser olmayınca yıldızların seyrine doyulmuyor.

Çöl rehberleri akşam ateş başında müzik yaptılar bu tarzda.
O zaman dedim burası Afrika!

Ve son durağımız Rabat… Vakit olsaydı Essaouira’ya, Fez’e ve Tangier’e de geçmek, Akdeniz’i ve Atlantik okyanusunu aynı anda Cebelitarık boğazından seyretmek hoş olurdu ama bir dahaki sefere dedik. İyi ki gelmişiz dedirten bir şehirdi burası da… Okyanusa bakan günbatımı, hemen kayalara dayanmış kalesi, yine riad denilen otantik butik otelleri, sonra şehir duvarlarının içinde kalan eski şehir kısmı, ara sokakları, bilhassa evlerin kapıları… Dokunmaktan alamıyor insan kendini.

Fas kapıları… Keşke kaydetseydim derleyenin adını.

Bu arada Rabat’ta hayatımda ilk kez okyanusu gördüm. Denize nazaran biraz daha öfkeli göründü gözüme ama o muhtemelen sörf bölgesi olduğu içindi. Okyanus olduğunu bilmesem farkını algılayabilmek çok da kolay olmazdı sanırım. Yine de ne kadar küçük hissediyor insan kendini ona bakınca. Belki giderim Tangier’e ve okyanusu ve denizi bir arada görünce söylerim ne gördüğümü, ne hissettiğimi. Anlatacaklarım şimdilik bu kadar ama biraz daha fotoğraf paylaşabilirim.

2017, Kapadokya

 

Posted in